HiperTale · 54 dakika ago · 3.439 words
Published in Hiper Tale

Hiper Mitoloji 4

Haşim dayıyı çok sık görmüyor olsam da Süllü Hoca’nın çırağı olduktan sonra hatırı sayılır karşılaşmamız olmuştu. Kısa ve öz konuşuyor olmasını yaşlılığına vermiş, insan içine pek karışmıyor olmalarını ise yabancı olmalarına bağlamış, üzerine pek düşünmemiştim. Bu buluştan sonra cinler hakkındaki yargılarım yerle bir olmuştu. Sıradan insanlardan ayırt edilemeden yaşayan bu ailenin aslında bir cin kabilesi olması hem ürkütücü hem de şaşırtıcıydı, benim için.

Cinler kendi adları ve kabile isimleri konusunda hassastırlar. İradeleri üzerinde etkileri olduğu ve büyülerde kullanılabileceği için gerçek isimlerini paylaşamıyorum. Lakin şunu bilmeniz yeterli…

Cinleri genel olarak üçe ayırabiliriz. Normal cinler, inançlı cinler ve şeytanlar.

Normal cinler tıpkı insanlar gibi iyi de olabiliyorlar, kötü de olabiliyorlar. Hiç bilemiyorsunuz. Bir inançları olsa bile inançlarına ters hareketler yapabilirler. Pek güvenilir değillerdir.

İnançlı cinler ise genellikle insanlarla irtibattan kaçınan kendi halinde yaşayan dürüst cinleri ifade eder. Müslüman, Hristiyan ve Yahudi olanları vardır. Hatta Budistler bile olabilir. İhtimaller sınırsız…

Şeytanları ise biliyorsunuz. Yabancıların Demon, Devil ya da Kötü Ruh dedikleri türler. Şeytan’ın yolundan giden ve insanlara büyük bir nefret ve kıskançlık duyan cinlerdir. İnsanlara musallat olanlar da genelde bunlardır. Çünkü bedensiz varlıklar olarak, en çok bir insanın bedenini arzularlar.

Halk arasında cin denildiğinde korkulmasının bir sebebi de hepsinin şeytan olduğunun zannedilmesidir. Oysa sadece cinlerin şeytan olabileceğini sanmayın. İnsanların içinde de şeytanlar vardır ve emin olun, insanların arasındaki şeytanlar daha tehlikelidir. Sonuçta Şeytanlık, bir yol, bir ideolojidir.

Çok şükür, Haşim dayı ve kabilesi Müslüman cinlerdenmiş. Onların üzerine gidip, belanızı aramadığınız müddetçe, sıradan insanlardan farkları yoktu. Aslında onların arkasındaki hikâye, cin olmalarından bile daha ilginçti…

Bir gün Süllü Hoca, kitaplığına yöneldi ve kalın bir kitabı çekti. Daha önceli pek ilgimi çekmeyen, ansiklopedi gibi kalın ve Arapça kitaplardan biriydi. O yüzden hiç dikkat etmemiştim. Süllü Hoca biraz tereddüt ediyor gibiydi ama dayısı hakkında zaten bir giriş konuşması yaptığımız için, sonunda kitabı alıp oturdu.

Aslında o şey bir kitap değil, kitap şeklinde yapılmış bir kutuydu.

“Hocam, bu nedir?” diye sormuştum şaşkınlıkla. “Göreceksin,” diye karşılık verirken, boynuna asılı muskayı çıkarmıştı. Bir hoca olmasından ötürü, muska taşıması normaldi. Sürekli kötü varlıklara uğraşan birisinin birkaç koruyucu taşımasından daha doğal bir şey yoktu. Fakat bunun da bir muska değil, içinde küçük bir anahtarın saklandığı, bir kese olduğunu nereden bilebilirdim.

“Hocam beni şaşırtıyorsunuz bugün…” demekten kendimi alamamıştım. “Bu kutunun içinde ne var? Yoksa defineyi benden habersiz buldunuz da altınları burada mı saklıyonuz?”

Süllü Hoca, küçük anahtarı deliğine uydurmaya çalışırken söylenmişti, “Acele etme… Birazdan göreceklerin çok önemli!”

Bu sözlerden sonra nefesimi tutmuş beklerken, sonunda garip kutu açılmıştı. Kutunun içinden, üzerinde çeşitli tılsımların çizili olduğu, eski bir deriye sarılı, bir kitap çıktı ortaya.

“Öff ya, yine mi kitap! Ben de altın var zannettiydim…”

Öyle deyince Süllü Hoca kızmıştı. “Sen ne biliyon! Bu ev ağırlığınca altından daha değerlidir, bu kitap…” derken, kitabı nazikçe tutuyordu. Yere serdiği derinin üzerine nazikçe yerleştirdi ve açmaya başladı.

Kalın ve büyükçe bir kitaptı. Dışındaki eskimiş cildi, simsiyahtı. Odayı aydınlatan ampulün ışığı bile kapağın gece gibi karanlığından kaçamıyor gibiydi. Sanki bakmaya devam edenleri içine çekecek kadar karanlıktı. Üzerinde ise anlamadığım bazı semboller ve yazılar var gibiydi. Belki de en şaşırtıcı olanı, Süllü Hoca’nın da nazikçe sildiği, kapağın tam ortasındaki yeşil plakaydı. Nasıl bir madenden yapıldığını bilmiyorum ama dokunulduğunda insanın içini ürperten bir serinlik yayıyordu. Üzerinde parlayan küçük bir sandık sembolü vardı…

Süllü Hoca, elini plakaya koydu ve bir şeyler mırıldandı. Ancak ondan sonra açıp, sayfaları karıştırmaya başladı…

Ne yazık ki kitap tamamen Arapça yazılmıştı. Okumaya kabiliyetimin çok ötesindeydi. Lakin hemen dikkatimi çekti ki kitap içerisinde pek çok çizim de vardı. Bazı tablolar; ay, yıldız, gezegen ve mekân tasvirleri ile son derece garip şekillerde hayvan çizimleri vardı. Garip bitki ve hayvan resimlerinden oluşan yaratık çizimlerini görünce, Arapça olmasıyla düşen ilgim aniden tekrar artmıştı ama kitaba dokunmama kesinlikle izin verilmiyordu. Süllü Hoca’nın çok fazla kitabı vardı ama hiçbirine bu kadar değer vermiyordu. Bu kitap ne anlatıyor olabilirdi?

“كتاب العهد yani Ahitname ya da Sözleşmeler Kitabı. Öte alemler ve gerçekliğimiz hakkında çığır açıcı bilgiler ile cinler gibi, gerçekliğimizin hemen köşesinde bekleyen her türlü doğaüstü varlığın bilgisini ve onları çağırma sanatını anlatıyor. Çağırılan varlıklar ile çağıran varlıklar arasındaki ilişkiyi ve yasaları açıklıyor. Bu açıdan Ahitname, varlıklar arasındaki sözleşmelerin kitabıdır.” diye, sabırla açıklamıştı Süllü Hoca. Sonra da devam etmişti…

“Bu kitap rahmetli anamdan bana yadigardır. Annemin ailesinde nesillerdir aktarılan, gelirken de yabancıların eline geçmesin diye, ta Mısırdan getirdiği orijinal el yazmasıdır. Asıl yazarları tam bilinmemekle beraber, bu kopyayı derleyen Abdal El Arafi adında bir kişidir. Anlatılanlara göre kökeni antik mısıra, firavunların büyücülerine, oradan da dolaylı olarak ta Babil’e kadar uzanıyor.”

“Babil de neymiş? Çok uzak bir yer mi?”

“Tsh! Çok uzak değil, çok eski bir yer. Büyünün doğduğu yer olarak bilinir. Şimdilik bu kadarını bilsen yeterli.”

O zaman bu şey tarihi eser olmaz mı? Çok heyecanlanmıştım. “Hocam o zaman bu şey çok değerlidir! Merak etmeyin, payımı verdiğiniz sürece ağzımı açıp, tek kelime etmem. Beni kimse konuşturamaz…” İlk defa bu kadar değerli bir tarihi eser gördüğüm için değerini sadece parayla ölçüyordum. Lakin bu kitabın değeri paranın çok ötesindeydi…

Süllü Hoca da biraz gururluydu. “Tabii ki, ne sandın. Arkeolojik araştırma yapmaya gidiyorum dediğimde define aramaya gitti diye arkamdan dedikodu yapıyordun, ne oldu? Elimde bu kadar değerli bir şey varken, napayım defineyi falan.”

Dürüst bir insan ne zaman eğileceğini bilmeli. “Doğru Hocam doğru. Sizin gibi bir zatın defineyle, altınla ne işi olur. Ben bilememişim. Bir daha yapmayacağım.”

Süllü Hoca tatmin olduktan sonra hemen ciddileşti. “Tama tamam, ben senin ciğerini bilirim de neyse şimdi… Bu kitabın önemini henüz kavrayamazsın. Bu şey paha biçilemez, dünyada tektir. Gizli ilimlerle uğraşanların ancak rüyalarında görebildikleri bir İncil gibidir. Dünyayı başımıza yıkmaya, 3. Dünya Savaşı çıkarmaya bile yeter. O yüzden kesinlikle kimseye bu konudan bahsedemezsin!” Sanki bahsetsem bana inanacaklar…

Süllü Hoca’yı ilk defa bu kadar ciddi görüyordum. Pek çok tehlikeli durumda bile bu kadar ciddi değildi. Anlaşılan bu kitap, gerçekten bir şeydi.

“Sana bu kitabı henüz göstermek istemiyordum ama Haşim dayıyı tanıdığından beri, bazı şeyleri bilme vaktin geldi sanırım…

Öncelikle onun bir cinni olduğunu öğrendiğine göre artık gerçek dayım olmadığını fark etmişsindir herhalde…” diyerek sözlerine devam etmişti. Bense hemen, evet anlamında başımı sallamıştım. Aslında Molla yengenin de cin olduğunu ve böylece Süllü Hoca’nın bir melez olduğunu hayal etmiştim hep. Böylesi çok daha ilginç olurdu ama böyle düşündüğümü bilmesine izin veremezdim.

“O kanla dayım olmasa da akrabam olarak kabul ettiğim birisidir. Onun kabilesi, nesillerdir ailemle ilişkili. Ailem, bu kitabı koruyup, kötü insanların eline geçmesini önlerken; onların daha büyük bir sorumluluğu var. Bu gizem efsanevi Ahit Sandığı ile ilgili…

Şimdilik bu konularda bilgin olmadığını biliyorum ama zamanla öğreneceksin. Bu kitap, Ahit Sandığındaki orjinalinden kopyalanmış tek nüshadır. İsmi de oradan gelmektedir ve ikisi bağlantılıdır. Pek çok varlığa hükmetmenin, öte alemlere kapılar aralamanın bilgilerini saklar. Bu kitabin içerdiği bilginin bir sınırı yok! Okumaya çalışan sıradan insanların gerçeklik hakkındaki algılarını bozabilir ve onları kolaylıkla delirtebilir… Bu kitaplığı ve tüm o topladığım yadigarları görüyor musun?”

Arkasındaki devasa kitaplığa bakarak ve arka odadaki içi dolu sandıkları düşününce başımı salladım.

“İşte hepsi de bu kitabı okuyabilmek ve biraz olsun anlayabilmek içindi. Ona rağmen çok azını deşifre edebildim. İçerisinde farklı bölümler var ve gittikçe derinleşen konulardan bahsediyorlar. Kesinlikle yanlış inanların eline geçmemeli. Benim öğrencim olmak istiyorsan, gelecekte bu sorumluluğu üstlenmek zorunda kalabilirsin…” Hoca konuşurken bir an için sıradan ifademi fark etmiş olacak ki, “Ne bakıyorsun? Sana burada dünyanın en harika kitabından bahsediyorum, yüz ifadene bak! Sanki daha ilginç bir kitap görmüş gibi…”

“…”

Gerçekten gördüğümü bilemezdi… Lakin en büyük sırrını açarken yükselmiş modunu düşürmek istemediğim için daha sonra bahsetmeye karar vermiştim.

Sonra bazı detaylara değindi…

Anlaşılan o ki, annesi Molla yenge bu eşsiz kitabı getirirken, cinler de Ahit Sandığı adında efsanevi bir eşyayı buraya taşımışlar ve şimdiki Erenler mezarlığının altındaki mahzenlere saklamışlar. Gerçekten de orada bazı yeraltı odaları olduğunu beklememiştim. Neyse, bu iki nesne bir şekilde birbirine bağlıymış. İçeriğindeki çağrı sanatları ile cinleri çağırabilir ve güçlü sözleşmeler ile onları hükmü altına alarak, Ahit Sandığı’nı korumalarını sağlayabilirmiş.

Söylediğine göre Ahit Sandığı’na kaderi olan dışında hiçbir insan dokunamazmış. Dokunanlar anında küle dönermiş. Sadece sözleşme ile bağlanmış cinler, onu dokunabilir ve taşıyabilirmiş. Tabii içinde ne olduğunu kimse bilmiyor. Ne Süllü Hoca ne de Haşim dayı. Bu kitap, sandık kapanmadan önceki çok eski çağlarda dışarıya aktarılmış.

Süllü Hoca daha sonra sandıkların birisinden, yarısı kırılmış kurşun bir tablet çıkarmıştı. “İşte, Yunan arkeoloğun kazdığı deliğe gömülmeden önce çıkardığı harita. Mahzenlerin girişini gösteriyor ama yarısı eksik.”

Tableti incelediğimde, Latince olduğunu düşündüğüm eski bir dilde yazıldığını fark ettim. Ayrıca şifreliydi ve bazı rakamlar ve çizimler eklenmişti. Mezarlıktakine benzer, bir dikilitaş tasviri de vardı. Kurşun zemin üzerine kabartma yöntemiyle yazılmıştı. Sadece haritada bile inanılmaz işçilik söz konusuydu. Haritası böyleyse, hazinenin kendisi nasıl olurdu merak etmiştim. Süllü Hoca ne düşündüğümü biliyormuş gibi hemen konuştu.

“O mahzenlerde tonlarca altın ve mücevher var. Sonuçta nesiller boyunca farklı medeniyetlerin tapınak ve kral mezarı olarak kullandığı bir yerdi. Merak ettiğin buysa. Lakin girişi bulmadan içeri girmek mümkün değil. Hem girişi bulsak bile altınları alamayız. Çünkü o altınlar, cinler tarafından sahiplenilmiş durumda ve Ahit Sandığı’nın korunması için onlara ihtiyacımız var.” diye açıklamıştı.

“Bu ne biçim iş ya…” diye hemen moralim bozulmuştu tabi. Elimizde tonlarca altının yerini gösteren bir harita var ama gidip alamayız. “Peki ya diğer yarısına ne oldu?” diye ne olur ne olmaz, yine de sormuştum. Biz alamasak bile hala başkaları alabilirdi.

Süllü Hoca’nın hemen suratı ekşidi. Sanki baş düşmanından söz ediyor gibiydi. Sakince, “Kara İmam’da!” dedi.

Kara İmam da Süllü Hoca ile aynı meslekten görünen, civar köylerde ünlenmiş bir hocaydı. Lakin Süllü Hoca’nın tam zıttı bir kişi desek yalan olmazdı. Süllü Hoca asla büyü yapmazdı. Sadece bozardı. Fakat o, para karşılığı her şeyi yapardı. Parasını ödedikten sonra büyü bile yaptırabilirdiniz. Süllü Hoca hiç evlenmemişken, o gelen hastalarından seçtiği bir resmi nikahlı üç de imam nikahlı karısı vardı.

Ünlendiği adından da anlaşılacağı üzere, kara büyücü dediğimiz tiplerdendi.

“Kurt yüzünden mezarlıkta araştırma bile yapamıyorum…” diye yakındı daha sonra Süllü abi.

Kurt, evi ve arazisi mezarlığa çok yakın olan bir başka köylüydü. Özellikle Kara İmam’a yakın birisiydi. Haritayı bulmak için atalarının izlerini takip ederek ta Yunanistan’dan gelen arkeoloğu da o indirmişti. Tabi onlar harita yerine hazinenin kendisini bulduğunu zannetmişlerdi ama pişmanlık için ilaç yoktu. Şimdi haritayı paylaşmışlar, garip bir ateşkes durumuna sıkışmışlardı. Kimse istediğini alamıyordu…

Bu konular üzerine bir süre daha sohbet edince, sonunda benim de dilim çözüldü ve Süllü Hoca’ya, Akaşık Kayıtlarından ve özellikle bana verilen sayfadan bahsettim. Bunlarda gizleyecek pek bir şey yoktu zaten ve ben de daha önce anlatmıştım. Lakin Akaşık dedenin bana verdiği görevden bahsetmeyi, yanlış anlayabilirler diye özellikle ertelemiştim.

İşin özeti, Akaşık dede zaten Süllü Hoca’ya gideceğimi biliyordu ve ondan, özel bir nesneyi elde etmeme yardım etmesini istemem gerekiyordu…

“Demek böyleydi. “Süllü Hoca nihayet bir şeyleri yerine oturtmuş görünüyordu. “Özellikle o tavus kuşunun tüyünü alman gerekiyor öyle mi? O kuşu bile biliyorsa, kesinlikle yukarılardan bir varlık olmalı… Bir şeyler saklayabileceğimiz birisi değil.”

Daha sonra ayağa kalkıp odada dolaşmaya ve kendi kendine mırıldanmaya başlamıştı. “Mantıklı mantıklı… Yazmak için böyle bir kaleme ihtiyacın varsa, sana verdiği sayfa son derece olağanüstü bir şey bir şey olmalı…”

Sonra bir an durdu ve şöyle dedi: “Olur, bir şeyler ayarlayabilirim.” Lakin bir ‘ama’ var gibiydi ve devam etti. “Öncelikle tarikattakilere danışmam lazım. Ama onlar olur verse bile o kuşu kendin yakalaman lazım. Son derece kibirli bir kuştur ve öylece durup, gurur duyduğu tüylerinden birini sana vermez. Sınavlarını geçmen gerekecek…”

Daha sonra söylediklerine dikkat edemesem de hemen ilk cümlesi dikkatimi çekmişti. “Kime soracaksın? Tarikatta nedir?” diye sormuştum bende.

“Tsh!” Beni hemen küçümsemişti. “Dünyanın kaderini ilgilendiren nesneleri tek başımıza koruduğumuzu düşünmedin değil mi?”

“Şimdi sen söyleyince… sanırım değil.”

“Tabii ki değil.” dedi önce. Sonra gömleğinin cebinden bir kart çıkartıp, yüzüme tutmuştu. Şöyle yazıyordu: Mezarlık Görevlisi.

“Bu da ne?” dedim. Anlayamamıştım ilk önce. “Tarikatınızın adı Mezarlık Görevlileri olamaz değil mi?”

“O resmi adımız.” dedi gururlu bir şekilde, kartını tekrar yerleştirirken. “Asıl adımız Erenler Dergâhı ama resmi bir unvanımız olması, kollarımızın ne kadar uzun olduğunu gösteriyor. Sadece yurdumuzda değil, dünyanın birçok yerinde kadim yadigarları koruyan, erenlerin yolunu anlatan, kadim bir topluluk olarak düşünebilirsin.”

Süllü Hoca bir süre daha tarikatı ile övündükten sonra aklına bir şey gelmiş olacak ki suratı ekşidi ve “Ama ben tarikatta Mirasyedi olarak bilinirim. Ahitname’nin bende durmasından rahatsız olanlar var. Bu yüzden fazla bir etkim yok ve bahsettiğin kuş, tarikatımızın koruyucu ruhlarından birisidir. Gerekli izni almak için bazı taşları oynatmam gerekebilir…”

Ona mirasyedi dendiğini duyunca benim de suratım ekşimişti herhalde. Bilmeden mirasyedinin öğrencisi olmuştum.

“Ne o surat! Öğrencim olduğun için pişmansan, çok geç. Zaten akraba olduğumuzdan kaybetmiştin, şimdi üzülmene gerek yok.”

“Peki nerede bu tarikat? Niye hiç görmedim?”

“Nerede olduğunu zannediyorsun?” konuşurken imalı bir bakış yapmıştı.

İyi bir tahmin yapacak olursam, “Erenler Mezarlığı mı?” diye sorardım. Lakin bu çok saçma olurdu, çünkü mezarlıkta bir tarikat olsa kesin duyulurdu…

O zaman Süllü Hoca başını sallamış ve yorum yapmaktan kaçınmıştı. Sanki ser verir, sır vermez bir tavırla şöyle demişti: “Tarikatımız, yürüdüğümüz yoldur. Mekansızdır. Mekanların sultanı, gönüllerimizdedir.”

“İyi iyi, söylemezsen söyleme. Zamanı geldiğinde görürüm zaten…” diye çıkışmıştım ben de. Lakin doğru söylediğini nereden bilebilirdim ki?

Daha sonra tavus kuşundan kalem yapmak için almam gereken tüyden bahsettik. Detaylar üzerinde konuştuktan sonra işi tatlıya bağlamıştık…

Tavus kuşunun tüyünü alma maceramı da başka bir zamana saklayalım. Aslında anlattıklarım, anlatacaklarım ve anlatamayacak olduğum daha pek çok olay var. Zaman zaman hayallerin ve gerçeklerin kesiştiği sınırlarda, rüyalarda karşılaştığım Akaşık dede ile, zaman zaman da gerçek hayatta Süllü Hoca ile yaşadığım pek çok garip ve olağanüstü macera var. Ve bu maceralardan çıkarılacak dersler…

Aslında hepsinin amacı, inisiye olmaktı. Yani aydınlanmak, erdem sahibi olmak ve hakikate ulaşabilmek. Hakikatin bilgisi ise doğrudan açıklanamazdı. Sadece bu bilgiye ermiş kişilerin yörüngesinde kalarak, zamanla kurulacak dostluk bağları ve gönül köprüleri ile anlaşılabilirdi. O samimiyet ve güven olmadan; duygudan yoksun, açıklayıcı konuşmalar ve kitapların donuk satırlarında anlatılabilecek şeyler de değillerdi. Yapmaya çalışsanız bile bozulmaya ve yanlış anlaşılmalara mahkûm olurdu.

Bize hep su gibi olmamız öğütlenmişti. Biz de ne öğrensek ne bilsek, yine de bakanı yansıtan, kendi halini gördüğü, dingin bir su gibi şeffaf kalırdık. Ne tür gizli ilimlere ve kadim sırlara vakıf olsak ta su gibi sakin akar; halkın içinde halk, erenlerin arasında derviş gibi davranırdık. Lakin suyun da gerektiğinde taşarak, etrafını yeşerterek ilerlediğini gözden kaçırmıştık…

Bu yolda kendimi hep bir öğrenci olarak görmüştüm. Ve sadece öğrenmeye odaklanmıştım. Yanlış bir kelam ederim korkusuyla öğrendiklerimi kendime saklamış, öğretmen olacağım günlere bırakmıştım. Lakin yol boyunca şunu öğrendim ki, yol biz yürüdüğümüz sürece vardı. Hiç bitmezdi. Hep daha önde yürüyenler olduğu gibi arkada kalanlar da olacaktı.

Benim öğrencilerim yoktu. Ne de ben bir öğretmendim. Tüm deneyimlerim kendime sakladığım sırlarımdı. Belki de bu, beni daha ileri gitmekten alıkoyan sınırımdı…

Ben de hikâye anlatıcısı olmaya karar verdim. Sırlarımı misallere dönüştürecek, masallara bindirerek ve zihnimin limanlarını terk eden; gerekli gereksiz, ağzına kadar doldurulmuş ve düzensiz şekillerde istiflenmiş bu satırlar ile sizlere yollayacaktım…

Hiper Mitoloji olarak adlandırdığım, bilincimin engin denizlerinden çıkıp gelen bu düzensiz masallar; umarım çok daha iyi düzenleneceği, yeni zihin limanlarına ulaşır ve benimkinden çok daha engin bilinç denizlerinde yol almaya devam ederler…
0
6
1
HiperTale · 55 dakika ago · 1.550 words
Published in Hiper Tale

Hiper Mitoloji 3

Hocanın çırağı olduktan sonra günlerim hızlı geçmişti. Ailemi nasıl ikna ettiği ise hep bir gizem olarak kalacaktı…

Muhtemelen uzun süreli ve devamlı bir tedaviye ihtiyacım olduğunu veya çok yetenekli olduğumu söylemiş olabilir. Ya da sadece haftalığımı vereceğini söylemiştir ve babam da beni sanayiye çırak verir gibi, ‘eti senin kemiği benim’ diyerek ikna olmuştur hemencecik, hiç bilmiyorum…

Çırak dediğime de aldırmayın bu arada. Aslında sokakta sanatını icra eden sanatçının yanında, bağış kutusu tutan çocuktan bir farkım yoktu.

Genelde etrafı süpürür, getir götür işlerini yapardım. Misafirleri içeri buyur eder ve giderlerken uğurlardım. Su, çay ve oralet gibi şeyler de ikram ederdim tabii. Şimdi bakıyorum da ben çıraktan çok, baya baya garson gibi bir şeymişim. Peki niye kimse bana bahşiş vermiyordu?

Şimdi düşününce, Süllü Hoca’nın niye ısrarla bağış kutusunu bana tutturduğunu anladım galiba…

Yaptığım sıradan işleri bir kenara bırakırsak, eğitimime de ufak ufak başlamıştık. Tabi ki bu tarz ilimlerin aktarılması küçük bir mesele değildi. Öncelikle kişi hak etmeliydi. Hak etmek için, talep etmesi gerekiyordu. Ve ilim talep edildiğinde, kişi öncelikle kapıda beklemeyi öğrenmeliydi. Yerleri süpürmeli, servis yapmalı ve bunun gibi önemsiz görünen her türlü işle uğraşmalıydı. Kısacası, sabrı, sabretmeyi öğrenmeliydi. Verilecek ilme layık olduğunu, öncelikle sabrı ile mürşidine göstermeliydi. Böylece açılacak sırlara dayanabileceğini de kanıtlamış olurdu.

Tabi o zamanlar ki çocuk aklımla bunları bilebilmemin bir yolu yoktu. O yüzden her işe “Öf! Puf! Of!” gibi uzun ünlemlerle giderdim. Yapmak istemediğim ayak işleri ile günlerim geçerken, farkında bile olmadan eğitimim başlamıştı aslında. Misafirlerin gelip gittiği aralardaki küçük sohbetlerde veya tedavi esnasında gördüklerim, duyduklarım ve cümle aralarında aktarılanlarla, ruh halim de yavaş yavaş gelişiyordu.

Tabii öyle hemen büyük beklentileriniz olmasın. Mürşit ne anlatırsa anlatsın ne gösterirse göstersin, neticede sadece anahtarı verir. Kapılar, öğrencinin kendisindedir. Sadece kendisi açabilir ve ardındaki yolu yürüyebilir. Kimse bir başkasının yerine bu yolları yürüyemez. Bu bilgiler ışığında, o sıralar sadece beş yaşlarında olduğumu düşünürseniz, alabileceğim bilgilerin de bir sınırı vardı. Bir ya da iki sene sonra da ilkokula başlamış, çıraklık günlerim seyrelmişti. Lakin büyüdükçe birlikte geçen günlerimiz seyrelse de aldığımız mesafe artmaya devam ediyordu…



Küçüklük yıllarımda yaptığım en ilginç şey suya bakmaktı. Cin toplama seanslarının vazgeçilmez parçasıydım. İlk başlarda çok ilginç bir şey yaptığımı düşünsem de sonraları televizyon izlemekten farklı değildi benim için. İşin kendisi artık o kadar inanılmaz olmasa da bazen gördüklerim son derece ilginçleşiyordu. Genellikle kayıp eşyaları ve insanları arıyordum. Bazen gelen defineciler için hazinenin yerini görmeye çalışıyordum. Hatta bazı kanlı cinayet sahnelerini bile gördüğüm oluyordu. Bazen katil, gelenler arasından çıkıyor ortalık karışıyordu. Özellikle de büyü bozmak için suya bakıyordum. Benim görevim büyüyü kimin, kime, ne zaman yaptırdığını ve tılsımların nereye saklandığını falan bulmaktı.

O zamanlar televizyon izler gibi seyrettiğim su, aslında gizli alemlere açılan bir kapıydı. Suya her baktığımda beyin antenimi, cinler gibi doğaüstü varlıkların yaşadığı alana çeviriyor ve zihnimle bir yayın yakalamaya çalışıyordum. Zihnim uygun bir frekans bulduğunda ise bilincim oraya bağlanıyor ve tıpkı televizyonların yaptığı gibi, yayını çözerek, algı eşiklerime uygun ses ve görüntülere dönüştürüyordu. Ancak oraya her baktığımda ciddi bir risk aldığımın farkında değildim. Çünkü siz onlara baktığınızda, onlar da size bakardı…

Bu bağlantı televizyon gibi tek taraflı değil, internet gibi karşılıklıydı. Bir bilinç kanalı açtığınızda, yayın tek taraflı değil karşılıklı olurdu. Onlar muhtemelen ne göreceğinizi ayarlayabilirken, siz tamamen açık yayın yapıyor olurdunuz. Bilincinizi istekli olarak açmış ve tüm sırlarınızı aşikâr etmiş olurdunuz. Eğer karşı taraftaki varlık kötü niyetliyse, en karanlık kabuslarınızı alıp size geri yansıtabilir ve bundan duyacağınız korku ile manevi yolculuğunuzu daha başlamadan bitirebilirdi.

Neyse ki çocukların kalbi temizdir. Ne kadar bakarlarsa baksınlar, manipüle edebilecekleri bir kalp, karıştırabilecekleri yetişkin bir zihin olmayınca yapabilecekleri pek bir şey yoktu. Her şeyi olduğu gibi net bir şekilde görebiliyordum.

Fakat bu durum, işinin ehli birisinin yanında olduğum içindi. Daha sonraları yaşayacağım bazı korkunç deneyimler sayesinde, bu gerçeği acı bir şekilde tecrübe ettim…

Cinler olarak genellediğimiz, öte alemin varlıklarıyla şaka olmaz!

Halk arasında basitçe ‘cin toplama’ olarak bilinen ve zararsız zannedilen bu seanslar, aslında son derece tehlikeliydi. Çünkü varlıkların en şereflisi olarak, otoritenizle bu varlıkları size itaat etmeye çağırıyor ve onları zorla davet ediyordunuz. Kendi alemlerindeki işlerini, güçlerini ve görevlerini bırakıp sizin çağrınıza kulak vermek zorunda kalıyorlardı. Ve inanın bana, son derece öfkeli olmaları muhtemeldi.

Ayrıca bu işlerde son derece yetkin birisi değilseniz, çağrınıza birkaç cin değil; yüzlerce, binlerce varlık gelecektir. Kabileler halinde, yakınlarda ne kadar cin varsa, zorla etrafınıza toplamış olurdunuz.

Hoca ne yaptığını biliyorsa hiçbir sorun olmazdı. Toplanan varlıklarla işinizi gördükten sonra, tatminsiz ya da öfkeli olmalarına aldırmadan tıpkı toplarken yaptığınız gibi onları dağıtır ve işlemi güvenle bitirebilirdiniz. Fakat söylemesi yapmasından kolaydır. Süllü Hoca’nın bile bu konuda acı deneyimleri vardı…

Bir keresinde, henüz acemi olduğu dönemlerde, evin içinde yerden yere çarpıldığını, duvardan duvara fırlatıldığını anlatmıştı. Sonuç itibariyle kafası yarılmış, bugün bile alnında hafifçe görülebilen bir iz bırakmıştı geride. Ya da sadece beni korkutmak için eski yaralarını kullandığı bir hikayedir, kim bilir…

Lakin bir tanesine bizzat şahit olduğum için öyle olmadığına inanıyorum. Gecenin ilerleyen saatlerinde özel bir hasta için son derece tehlikeli bir davet yapmıştık. Soylu bir varlık, halk arasında Cin Padişahı ya da Kralı olarak bilinenlerden çağırmıştık. Herkes leğendeki suya dikkat kesilmişken, gecenin bir vakti kapı çalınmıştı. Sonra ev şiddetle titremeye ve her şey sallanmaya başlamıştı. Sanki cehennemin kapıları birazdan buraya açılacakmış gibi garip çığlıklar duvarların içinden duyuluyordu. Derken kapkara cübbeler giymiş, yüzü biraz belirsiz iri bir adam, kapıdan geldi.

Hastanın bedeninde öylesine güçlü bir şeytan vardı ki çıkarmak için, bir başka güçlü şeytanı çağırmak zorunda kalmıştık. O gece bildiğim tüm duaları baştan sona en az yüz kez okumuş olmalıyım. Hava öylesine ağırdı ki nefes almakta zorlandığımı hatırlıyorum. Sabaha çıkamayacağımızı ciddi olarak düşünmüştüm. Ölümün nefesini ensemde hissederken, kendisi bizatihi surete bürünmüş, karşımda oturuyor gibiydi.

İşlem başladığında yerde çığlıklar içinde kıvranan hasta kadının havalanmasıyla birlikte aklımı kaçıracak gibi olmuştum. Neyse ki bize eşlik eden Haşim dayı ve oğulları kadını tuttu, yoksa tavandan uçup gideceğine emindim. Cinlerin kendi lisanlarında konuşmalarını duymak bile sıradan bir insanı travmatize edebilir, inanın bana. Bağırışları ve kavgalarını siz düşünün…

Hastanın tedavisi bitse bile bu sefer de çağırdığınız varlığı göndermek, büyük maharet istiyordu. Neyse ki önceden hazırlanmıştık. Süllü Hoca ile önceden bir tepsi pilav yapmıştık. İşlem bittiğinde önceden okunmuş pilavı, evin ortasına yerleştirdik ve bu varlıklara ikram ettik. Hoca bir tarafta gerekli duaları okurken, karanlık zatın pilavı yiyip tüketişine şahit oldum. O bir kaşık aldığında, tepsiden 10 kaşık, 20 kaşık pilav eksiliyordu. Kesinlikle doğaüstü bir manzaraydı. Koca bir tepsi pilav, gözlerimin önünde dakikalar içinde eriyip yok oldu…

Bu yaşadığım sayısız olağanüstü olaydan sadece bir tanesiydi. Lakin önemli biriydi, çünkü ilk defa o günden sonra Haşim dayının da aslında bir cin olduğunu ve arkasındaki hikâyeyi öğrenmiştim!

0
1
1
HiperTale · 55 dakika ago · 2.987 words
Published in Hiper Tale

Hiper Mitoloji 2

Süllü Hoca’ya bir göz attıktan sonra dikkatim hemen önündeki leğene kaymıştı. İçi su dolu bir leğenle ne yaptığına hiç anlama verememiştim doğrusu. Ayaklarını mı yıkıyordu?

Aklım deli sorularla doluyken, bir anda suda bir gariplik olduğunu fark ettim. Suyun yüzeyi ayna gibi berraktı. Lakin içinde kıpırdayan renkli şeyler gördüm önce. Hemen dikkat kesildim ve iyice baktım…

“Suda insanlar var!” diye haykırmıştım hemen, büyük bir heyecan hissetmiştim. Hemen leğenin başına geçtim ve izleyemeye başladım. Tabi bu durum ilginç olsa da o yaşlardaki benim için çok da şaşılacak bir şey değil. Televizyon dediğimiz bir kutunun içinde nasıl insanlar olabiliyorsa, bir kap suyun içinde de insanlar olabilirdi, diye düşünmüş olmalıyım…

O sırada Peynirci Hasan emminin karısıyla yaptığı küfürlü kavga ve Hacı Mehmet emminin süte su katarken yakalanması gibi güncel konularda sohbete devam eden Süllü Hoca ve annem şaşırmışlardı tabi.

En çokta Süllü Hoca şaşırmış olacak ki, “Gerçekten sudaki insanları görebiliyor musun?” diye büyük bir hayretle sormuştu.

Ben de dikkatimi dağıtmadan başımı sallamıştım. Çünkü ne zaman başka yöne baksam, görüntü bozuluyordu. Bu şeyin anteni çok hassas olmalıydı…

“Töbe de töbe!” Annem hemen oturduğu yerden fırlayıp, “Suyun içinde insan olur mu hiç? Bak şuna Süleyman oğlum, hep böyle dikkat çekmeye çalışıyor. Sen şuna bir muska yazıver sana zahmet…” dese bile, göz ucuyla da olsa suya baktığını biliyorum. O sırada beni de çekiştirip sudan uzaklaştırmaya çalışıyordu. Bense TV’de en sevdiği çizgi filmi görmüş çocuk gibi ayrılmayı reddediyor, leğenin kenarlarına sülük gibi yapışırken, içine bakmaya devam ediyordum. Televizyonda hiç görmediğim ilginç bir şeyler görüyordum çünkü…

Annemse bir dakika daha suyun yanında kalmak istemiyordu, belli ki hem korkuyor hem de beni bırakamıyordu. “Bismillahirrahmanirrahim….” diye hemen bildiği duaları okumaya başlamıştı bile.

Süllü abi bile çekişmemize daha fazla dayanamadı ve “Tamam tamam, kalsın.” diyerek annemi sakinleştirdi. “Baksın bişey olmaz. Hem tedavi edeceksek gördüğü şeye göre yaparız, daha isabetli olur.” demişti.

Bunun üzerine sakinleşen annem tekrar köşesine çekildi ama homurtusundan bildiği duaları içinden okumaya devam ettiği belliydi.

Sonra Süllü Hoca bana döndü ve “Ne görüyorsun amcaoğlu?” diye sormuştu.

“Bir adam ve kadın” diye cevap vermiştim.

“Yaa…” Süllü Hoca dikkatle dinlemeye başladı. Annem bile ilgilenmiş gibiydi. “Peki kim onlar?”

Bir tür hipnoz seansında transa girmiş gibiydim. Süllü Hoca’nın kibar sesine cevap vermek zorundaymışım gibi hissediyordum ve ” Bilmiyom…” dedim.

“Az önce çıkan misafirler olmasın? Dikkatli bak.” Sesinde bariz bir merak vardı.

Öyle söyleyince biranda kadın tanıdık geldi. Kapıda sadece yüzünü gördüğüm için görüntüdeki kadınla bağdaştırmamıştım ilk önce. “Evet. Kadın az önceki misafirdi ama adam yabancı, onu tanımadım…” dedim.

“Hmm, nasıl olur?” Süllü Hoca şaşırmıştı. “Daha dikkatli bak, emin misin?” diye ısrar etse de ben artık bakmak istemiyor, bakışlarımı kaçırıyordum.

Süllü Hoca bendeki garipliği fark edince sorusunu değiştirdi ve “Peki ne yapıyorlar? Ne hakkında konuşuyorlar?” diye sordu.

“Önce konuşuyorlardı…” dedim önce. “Sonra soyunmaya başladılar ve şimdi de terbiyesiz şeyler yapıyorlar.” diyebildim sadece. Bu televizyonda hiç sansür yoktu, her şey ortadaydı.

“Vay Orospi!” derken Süllü Hoca hemen elini suya soktu ve görüntüyü bulandırdı. Artık bir şey görülmüyordu. Fişini çekmek gibi bir şey yaptı herhalde diye düşünmüştüm.

“Seni gidi cavurun doğurduğu…” diye hemen annem de fırladı yine yerinden. Ben de hemen Süllü Hoca’nın arkasına saklanarak, “Bana ne kızıyon, ne gördüysem onu söylüyorum işte” diye sitem etmiştim. Hep doğruları söylediğim için haksızlığa uğradığımdan, hayal kırıklığı içindeydim.

Süllü Hoca tekrar araya girdi ve annemi sakinleştirip, bu sefer doğrudan eve yolladı. Zaten evlerimiz yakın olduğu için tek başına geri dönebilirdim.

Durumunun ağır olmadığını ama tedavinin uzun süreceğini söyleyip onu ikna etmişti. Hatta önceki yanlış anlaşılmayı bile gidermişti. Güya karı koca arasında huzursuzluk vardı. Süllü Hoca da huzursuzluğun nedenini bulabilmek için, cin toplamış ve bir görüntü almak istemişti. Ama hiçbir şey görememişti. Bu garipti, çünkü iddialarına göre olay bir musallat vakası gibi görünüyordu.

Adam, karısının vücudunda sık sık morluklar ve kızarıklıklar görünce şüphelenmişti. Lakin onun gözünde karısı, kara çarşaf giyen ve sadece yüzünü gösteren son derece iffetli bir kadındı. Kadının kendisi de bir açıklama yapmaktan kaçınıp, suçu cinlere atınca soluğu hocada almışlardı. Neticede sorunun hocalık değil, mahkemelik bir aldatma davası olduğu ortaya çıkmıştı.

“O değil de bizim muskalar boşa gitti…” demişti Süllü Hoca, annemi gönderdikten sonra. Anlaşılan sorunu bulamayınca ne olur ne olmaz deyip, birkaç çeşit muska yazmakla uğraşmıştı.

Sonra “Gel bakalım,” deyip beni tekrar suyun başına oturtup,” Bir bakalım, gerçekten neyin varmış…” demişti.

Ben de biraz korkarak, “Süllü abi gerçekten bir şeyim var mı?” diye sormuştum. Şimdi yalnız kaldığımıza göre biraz daha rahat olabilirdim. Sonuçta Süllü abiyle hep yakın olmuştum. Önceleri de pek çok ilginç şeyden sohbet etmeyi severdik. Benim bu tarz konulara doğuştan ilgili olmam, onun da işine geliyordu sonuçta.

“Sanmam,” dedi ilk önce. Hiç endişeli olmayan, rahat bir tonda “Gördüklerin konusunda endişelenme. Senin yaşındaki çocukların kalp gözü açık olur. O yüzden bir şeyler görmen, son derece normal.” diyerek, beni rahatlattı. Sonra da mutlu bir ifadeyle, “Ama her çocuk da illa bir şeyler görecek diye bir kural yok. Bir şeyler görebildiğin için, bizim işlere biraz yeteneğin olduğu belli. Hadi yine iyisin, iyisin. En kötü çırağım olur, aç kalmazsın.” demişti.

“Gerçekten olur mu?” diye hemen heyecanlanmıştım tabii. Süllü abiyle akraba olduğumuz için yakın olsak da işlerinden uzak dururduk. İş başka, dostluk başkaydı. Beni gerçekten çırağı olarak alırsa, daha önce anlatmadığı pek çok şey anlatır göstermediği pek çok ilginç şey gösterir diye düşünmüştüm.

“Olur tabi, niye olmasın? İş oraya gelirse aileni ben ikna ederim, merak etme.” diyerek karşılık vermişti. “Hem senin gibi görebilen bir çocuğa ihtiyacım var. Ben bile güçlü işaretler olmadan pek bir şey göremiyorum.”

Bizim oralarda, henüz aklı başına gelmemiş derler; yani ergenliğe girmemiş küçük çocuklar. Onların özelliği, hayal güçleri çok aktiftir. Dünyanın süre gelen şartlanmalarından, endişe ve korkulardan uzak oldukları için şeyleri olduğu gibi görmeye daha yatkındırlar. Kalpten görmek denir buna. Üçüncü göz de denilen, manevi göz henüz kapanmamıştır onlarda. O yüzden yetişkinler için zor olan pek çok doğaüstü fenomeni, ilk çocuklar fark eder. Yaş ilerleyince, dünya işlerinin baskın gelmesi sonucu bu özelliklerini yitiren insan, tekrar çocuklar gibi saf olmadıkça, bu kabiliyetlere tekrar erişmez…

Sonra karşılıklı oturduk suyun başına. Olay bu sefer benimle ilgili olduğu için uslu bir çocuk olup, iki dizimin üzerine ciddi bir şekilde oturmuştum. Önce besmele ile başlayan sonra hızlı mırıltılar halinde okunan bir dizi duadan sonra önce üzerime üflemiş, sonra da sağ elini suya batırıp alnıma sürmüştü.

Biraz suya baktıktan sonra, “Allah Allah…” dedi kendi kendine. “Hiçbir şey göremiyorum.”

“Yani iyi mi?” dedim kendi kendime.

“Hayır, iyi değil…” dedi içgüdüsel olarak. Aklında bir şey var gibiydi önce. Sonra ne dediğini fark edip, “Ama korkmana gerek yok. Bir şey çıkmasa da bazı işaretler almalıydım sadece. Ama hiçbir şey okuyamadım senin üzerinden…”

Sonra bir maşayla ocaklığın içinden kızıl bir köz alırken, “Sakın korkma.” dedi ve dumanı üzerinde közü etrafımda biraz gezdirip suya attı. Onunla da kalmadı. Duvarda asılı paltosunun cebinden bir avuç toprak alıp etrafımda gezdirdikten sonra, onu da suya döktü.

Su biraz duman ve kum bile bulanmıştı. Hoca çeşitli dualar okurken suya bakmaya devam etti ve bir nokta da “Allah!” diyerek fırladı yerinden!

Süllü abinin garip hareketlerine alışkın biri olarak ben bile korkmuştum, ani hareketinden. Neredeyse arkasındaki açık camdan aşağı düşecekti. Oturur vaziyetten, nasıl o kadar yükseğe zıplayabildi, bugün bile hala anlayabilmiş değilim.

Sonra kapının dışında bir gürültü oldu. Aynı anda Süllü Hoca, “Geldiler!” dedi.

O kadar korkmuştum ki kelimeler kifayetsiz kalırdı. Böyle bir anda gelenler kesinlikle sıradan insanlar olamazdı.

“Korkma korkma…” Diyerek korkan şahsımı sakinleştiren Süllü Hoca, “Gelenler yabancı değil, Haşim dayınlar” dedi. Sonra da gidip kapıyı açarak misafirlerini buyur etti.

“Selamün aleyküm.” diyerek üç iri yapılı adam girdi sonra odaya. Beyaz kıyafetler giymişlerdi. Önden giren sıska, yaşlı adam Haşim dayı dediğimiz kişiyken, arkasındaki iki izbandut ise oğullarıydı.

Selamlarını alıp köşeye çekilirken, suyun başında toplandılar. Süllü Haca, rahat minderini Haşim dayısına teklif etmiş kendisi yanına oturmuştu. Son derece saygılıydı.

9 Karılı Haşim derlerdi bu adama. 9 karısı, 12 oğlu vardı ve kim bilir kaç torunu vardı. Mısırdan gelen yengemiz, Molla yengenin kardeşi, Süllü abinin dayısıymış. Taa oralardan ablasını takip edip gelmiş zamanında, buralara yerleşmişler. Süllü abinin babasından kalma, mezarlığa yakın eski bir samanlığı sahiplenmişler. Kabile gibi kalabalık oldukları için tadilatını çabucak yapıvermişler samanlığın. Hatta rivayet odur ki bir gece de bitirdikleri söylenir. Köylü de yardım etmek istemiş ama kabul etmemişler. Çok dürüst insanlarmış ve karşılıksız hiçbir şey almazlarmış.

İyi insanlar olarak bilinseler de pek mahallelinin arasına karışmadıkları için haklarında çok az şey bilinir. Cenazelerde ve namazlarda da görünmeseler, insanlar var olduklarını kolayca unutabilirdi. Zamanında aldıkları tarlayı ekip biçerler, sessiz sakin kendi halinde yaşarlardı.

Kimseye zararı olmayan fakir insanlar olsalar da ben hep korkardım kendilerinden. Yabancı olduklarından mıdır nedir, etraflarında hep gerilir hep bi ürkerdim. Daha sonra öğrendim ki aslında haksız da değilmişim…

Biraz hâl hatır sorduktan sonra köşeden dinlemeye başladım. Aslında bana yardım etmek için geldiklerini öğrendiğimde utanmadan edemedim. Başlangıçta biraz çekinsem de anlattım başımdan geçenleri. Büyük bir dikkatle dinlediler.

Haşim dayı biraz sıska olsa da uzun boyluydu ve otoriter bir havası vardı. 9 eş bulabildiği için sadece bir erkek olarak bile saygıyı hak ediyordu. Kırışıklıklarla dolu yaşlanmış çehresinde, kapkara parlayan iki gözü ve arada sırada ovuşturduğu bembeyaz sakalları vardı. Başlangıçta çok sakalı yok gibiydi, özellikle çenesine doğru gürdü. Bu da onu, keçi sakalı uzatmış gibi gösteriyordu. Ucu neredeyse beline kadar iniyordu. O kadar uzaması için kaç yıl geçmesi gerekiyordu, inanın hiç bilmiyorum. Oldukça fazla olması lazım…

“Demek böyle oldu…” diyerek sesi duyuldu. Baştan sona her şeyi büyük bir dikkatle dinlemişti. Hatta çocuk olduğum için araya sıkıştırdığım bazı abartılı ifadeleri bile ciddiye almış gibiydi. Sesi derinden, gırtlaktan konuşuyor gibi kalındı ama sert değil, yumuşak duyuluyordu. Ana dilleri Arapça olduğu için böyle konuşuyorlar demişti Süllü abi bir keresinde…

“Güçlü bir musallat olabilir mi?” diye söze girdi Süllü abi.

Ben de cevabı beklerken, endişeli endişeli Haşim dayıya baktım. Zira Süllü Hoca, dayısına çok itimat ediyor gibiydi. Gerçi onunda bu tür konularda bilgisi olduğunu hiç duymamıştım.

Haşim dayı kafasını salladı. “Hayır. Üzerinde hiçbir cinni bir enerji sezemedim. Başka bir şey olmalı…”

“Ben de öyle düşünüyorum. “dedi Süllü abi. “O zaman astral boyuttan bir varlık olabilir mi?”

“Olabilir.”

Süllü abi başını salladı. “Ama şu Akaşık dede kafamı karıştırdı. Nasıl bir varlık arkasında iz bırakmaz… Bir tür Tanrı Varlık olabilir mi?”

Haşim dayı bir şey düşünmüş gibiydi. “Önce şuna bakalım. ” dedi elini kaldırırken. Elini kaldırmasıyla gözüme pencereden ışık vurdu. Ne olduğunu hiç anlamadan gölge etmek için elimi kaldırdığımda bir de ne göreyim. Tıpkı o zamanki, ellerim ve bedenim, garip harflerin üzerinde aktığı şeffaf bir ışıkla kaplanmıştı.

Ben şaşkın şaşkın etrafıma bakarken, “O zamanda böyle olmuştu. Domuzdan böyle kurtuldum. Kimse bana inanmadı, görüyor musunuz?” diye sayıklamaya başladım hemen.

Süllü Hoca hemen soğuk havayı içine çekerken yanıma geldi ve beni incelemeye başladı. “Hiç bu kadar güçlü bir tılsım görmemiştim. Görüşümü tamamen engelleyebilir…”

“Korkarım benimkini bile engelleyebilir…” diye karşılık verdi Haşim dayı.

“Sizinki bile mi?” Süllü Hoca kesinlikle çok şaşırmıştı. Sanki dünyanın en şok edici şeyini duymuş gibiydi. Şaşkınlıkla açılan ağzına bir yumurta sığdırabilirdiniz. Onun gibi her türlü garip şeyi gören birisi, neden bu kadar aşırı tepki vermişti, o zamanlar hiç anlamamıştım.

Sonra Haşim dayı tekrar önündeki suya baktı ve ” Ama endişeye mahal yok. Güçlü görünse bile zararlı değil, daha çok koruyucu özellikleri var gibi.” dedikten sonra, solgun elini suda gezdirdi ve beni çağırdı. “Gel bakalım evladım. Üzerinde bu tılsım varken, sadece sen bir şeyler görebilirsin.”

Tereddüt etsem de Süllü abinin cesaretlendirmesiyle tekrar suya yaklaştım ve içine baktım. “Kendimi görüyorum” dedim. Yalan değildi. Suyun içindeki bulanıklık yatışmış, tüm pislikler dibe çökmüştü. Su tekrar ayna gibi görünüyordu ve kendi suretimi bana geri yansıtıyordu.

“Bir dakika,” dedim önce. Çünkü garip bir aşinalık hissiyle daha yakından baktığımda yansımamın arkasında bana geri gülümseyen yaşlı bir adam görmüştüm. “Akaşık dede!” dedim hemen.

Diğerleri de dikkatlice suya baksa da onların bir şey göremediği, yüz ifadelerinden belliydi.

“Tahmin ettiğim gibi, ” dedi Haşim dayı önce. Sonra, “Endişelenecek bir şey yok. Müdahale kabiliyetimizin dışında, anlayışımızın ötesindeki evrenin yüksek yasaları iş başında gibi görünüyor. Arkadaşa el verip, yakından takip etmek kâfi. Çünkü kendisi görevli…” dedikten sonra geldikleri gibi apar topar kalkıp gittiler.

Beni ve Süllü Hoca’yı bin bir türlü soruyla baş başa bırakmışlardı. Lakin abinin tecrübesi ve bilgisi gereği şaşkınlığından çabuk uyandı ve saygın tavırlarını geri kazandı.

“Demek böyle oldu…” dedi, gizemli bir anlayışa kavuşmuş gibi. O zamanlar böylesine bir farkındalığım olmadığı için, yüzündeki şaşkın ifadeden, aslında onun da hiçbir şey anlamadığını çıkaramamıştım.

“Neymiş neymiş…” diye yakasına yapışmıştım hemen.

“Tamam, çok fazla soru sorma. Dayım ‘görevli’ dedi. Yani yapacak işlerin varmış. Şimdi al bakalım şu süpürgeyi, temizliğe başla!” dedikten sonra söylene söylene yerine oturmuştu.

Ne süpürgesi ne temizliği gibi deli sorularla aklım karışmışken, “Ne dikiliyon orada, artık çırağımsın. Tabii temizlikte çırağın işlerinden birisidir.” dediğini duydum.

“Temizliği bitirdikten sonra gel, madem çırağım oldun sana anlatacaklarım var…” Kitaplığından bazı kitaplar seçerken bu son sözler, beni sevinçten havalara uçurmuş olmalıydı, çünkü sonrasında tüm günü temizlik yaparak geçirmiştim.

Bekar evinde de ne çok temizlik işi varmış arkadaş, akşama kadar bitmedi. Yorgunluktan bitap düşünce de eve gidip uyumaktan başka çarem kalmamıştı. Açıklamaların acelesi yoktu. Sonuçta bir ‘beyaz büyücünün’ çırağı olduğum günler yeni başlamıştı…

0
0
1
HiperTale · 56 dakika ago · 2.396 words
Published in Hiper Tale

Hiper Mitoloji 1

O olaydan sonra Akaşık dedeyi bir süre görmedim. Zaten Akaşık dede de beni bu konuda uyarmıştı. Uyandıktan sonra bir süre daha astral seyahat yapamazmışım. Enerjimi yenilemem, zihnimi dinlendirmem gerekiyormuş. Bilincim, henüz bu tür bir aktiviteyi çok sık kaldıramazmış.

Onu gerçek hayatta görmek mi? Kim bilir, belki bir gün…

Uyandıktan sonra yaşadıklarımı çevreme anlattığımda ise aldığım tepkileri tahmin edebilirsiniz. Taa o zamanlar anladım, her şeyin her yerde konuşulmaması gerektiğini…

İnsanlar en çok bilmedikleri, anlamadıkları şeylerden korkarlar. Ürkebilir ve ürktüklerinde aptalca şeyler yapabilirler. Çünkü korku, diğer tüm duygulara galip gelir. En güçlü korku ise bilinmeyenin korkusudur.

O zamanlar küçük bir çocuk olarak farkında olmadan insanlara bilmedikleri şeylerden bahsetmiş ve bu da onları korkutmuştu. Çoğunluğun bu tür bilgilere erişimi yoktu. Boyutlardan, gizli alemlerden ve etrafımızı saran; sözü bile edilemeyen, esrarengiz bedensiz varlıklardan bi haber yaşıyorlardı. Evlerini nasıl çirkin şeylerle paylaştıklarından ya da onları her daim koruyan doğaüstü varlıkları bilmiyorlardı. Hayır daha da kötüsü bilmek istemiyorlardı. Kafalarını kuma gömmek istiyorlardı. Oysa cahil kalabilmek için umutsuz bir şekilde tutundukları gerçeklikleri ne kadar da kırılgandı, bir bilseler…

Daha çocukken fark ettiğim bu gibi sebepler yüzünden, onlara başımdan geçenleri anlattığımda korktular ve bir kişi dışında beni ciddiye alan olmadı. İşin komik tarafı, o kişi de ailemin beni tedavi etmesi için götürdüğü; güya bana okuyup, üfleyip, aklımı başıma getirsin diye başvurdukları bir hocaydı. Sonunda beni tedavi etmek şöyle dursun, korkudan oturduğu yerden zıplayıp az kalsın camdan atlayacaktı, zor tuttular adamcağızı. Beni yanına alıp, ‘el’ vereceğini söylemesiyle tatlıya bağlandı mesele…

O kişi aynı zamanda akrabamız da olan, Süllü Hoca idi. Kendisi amcaoğlum olsa da aramızda baya yaş farkı vardı. Ben 5-6 yaşlarında küçük bir çocukken o çoktan kırkına merdiven dayamış olmalıydı. Hem adının Süleyman oluşundan hem de tedavi amaçlı bazen alternatif tıp yöntemleri, yani sülükler kullanmasından olsa gerek, böyle bir isimle ünlenmişti.

Halk arasında Üfürükçü, Muskacı ya da Hacı-Hoca olarak bilinen insanlardan ama o sahtekarların aksine sadece tanırsanız ilmine vakıf olabileceğiniz ender insanlardandı. Genellikle Havas ve Vefk üzerine çalışırdı. Annesi Mısırlı olduğu için iyi düzeyde Arapçası vardı ve bu sayede çok geniş bir literatüre hakimdi. Muska yazar, büyü bozar ve musallatlı kişileri tedavi ederdi. Kayıp şeyleri bulur, gizemli olayları çözerdi. Arkeolojiyle ilgilendiğini söylese de basitçe define aramayı severdi…

Yaptığı işlerden hiçbir zaman para istemez sadece bağış kabul ederdi. Biriktirdiği parasıyla da her türlü garip şeyi alırdı. Özellikle eski kitapları ve el yazması yadigarları toplayıp incelemeyi severdi. Onun dışında çeşitli büyü malzemeleri, mürekkep içerikleri ve eski, tanınmış hocalardan kalma muskaları toplamayı severdi.

Kendisi asla kabul etmese de ben hep Ledün ilmine sahip olduğunu düşünmüşümdür. Bu konuyu başka bir zaman daha tedaylı değiniriz…

O aynı anda iki dünyada birden yaşayan birisiydi. Bir ayağı burada, diğeri ise nereye bakarsa orada. İlk defa onun gözetiminde yaşadığım kafa karıştırıcı deneyimim anlam kazanmaya ve bizimkinden başka gerçeklikleri idrak etmeye başlamıştım…

Başımdan geçen olaylar konusunda ısrar edince, sonunda ailem beni bir hocaya götürmeye karar verdi. Zaten ülke içinde hatırı sayılır üne kavuşmuş bir hoca yanı başımızdayken, uzağa gitmeye ne gerek vardı ki? Annem hemen elimden tuttuğu gibi amcaoğluma, Süllü Hoca’nın kapısına dayandı. Evi bizimkine nispeten yakın olsa da ıssız bir yerde sayılırdı. Mahallenin biraz dışında, ormanın içinde, tek başına ıssız bir evdi.

Zaten Kurdini mahallemizde 30 hane ya var ya yoktu. Onlar da kendi tarlalarının başına dağılmış haldeydi ve bu yüzden mahallemizin nispeten dağınık bir yerleşim vardı.

Mahallemiz yarım ay şekline bir vadinin içinde bulunuyordu. Vadiyi çevreleyen tepeler ve tepelerin de sırtını yasladığı yüksek dağlar nedeniyle ıssız bir yer olduğunu söyleyebiliriz. Zaten ismi de oradan geliyor. Nispeten korunaklı ve ulaşılması zor bir vadi olduğu için vahşi kurtların sahiplendiği bir yermiş eskiden. Eskiler, Kurdini adının Kurt İni kelimesinden türediğini söylerdi hep.

Lakin Süllü Hoca’ya göre öyle değildi. Öyle olsa Kurtini ya da Kurtalanı gibi kelimelere dönüşmesi daha muhtemel derdi hep. Ona göre Anadolu’ya gelen dervişler, etraftaki Yörüklerle burada oturmuş ve din üzerine konuştukları toplantılar yapmışlar. Din burada anlatıldığından Kur Dini adı ortaya çıkmış. Hatta kökenleri çok eskilere dayanan pek çok gizli tarikatın da tohumlarının burada ekildiğini iddia ediyor ama kimse ona inanmıyor…

Mahallemizi çevreleyen tepelerin üstünde ise; etraftaki birkaç köyün birlikte kullandığı tarihi Erenler Mezarlığı bulunuyordu. Mezarlık devasa boyutlardaydı ve vadiyi oluşturan tepelerin neredeyse üçte birini kaplıyordu. O kadar ki, tüm yerleşke mezarlığın ayakları altına serili vaziyette desek yanlış olmazdı. Ayrıca mezarlık da o kadar eskiydi ki; Türkçe, Osmanlıca gibi dilleri geçin, Bizans yazıları ve daha kimsenin tanıyamadığı garip yazıtları olan mezar taşları bile vardı. Ne kadar eski olduğunu kim bilir?

İçerisinde çaput bağlanan bir Dede Mezarı ve garip şekiller verilmiş yekpare bir kaya bile vardı. En çarpıcı olanı ise tam mezarlığın ortasından yükselen, ortasından kırılmış yekpare dikilitaştı. Üzerindeki yazıları daha kimse okuyamamıştı. Sanki tüm mezarlardan önce oradaydı da mezarlar etrafına sonradan yerleştirilmiş gibiydi.

Küçüklüğümden beri o mezarlıkla alakalı sayısız efsane duymuştum. Altında oyulmuş sayısız mahzenlerden oluşan bir yeraltı şehrinden tutunda, perili ve cinli olduğuna dair söylentiler vardı. Hatta büyük bir hazinenin orada saklı olduğunu ama cinler tarafından sahiplenildiği söylene gelirdi hep.

İşte Süllü Hoca’nın evi, ürkütücü bir şekilde bu devasa, tarih önce mezarlığa yakındı. Mahallemiz küçük olduğu için resmi bir imamımız bile yoktu. Bu yüzden köylünün kendi imkanlarıyla yaptırdığı camiyle ve mezarlıkla Süllü Hoca ilgileniyordu. Bu yüzden evinin mezarlığa yakın olması; mezarlığı süpürmesi, ölüleri yıkaması ve defin işlemleri için iyiydi.

Ama benim için iyi değildi. Süllü abi de dediğim hocanın evine bu yüzden pek sık gidemezdim. Çünkü küçükken mezarlığa yaklaşmaktan çok korkardım. Anılarımda o mezarlığı hep tuhaf bir sisle örtülü ve çevresini ise rahatsız edici derecede sessizliği ile hatırlarım. Tabi ki bunu o zamanlar aşırı çalışan hayal gücüme de verebilirsiniz…



Sabahın erken saatlerine vardık hocanın evine.

Baba yadigârı iki katlı bir köy evi vardı amcaoğlunun. Altı eskiden ahır olarak kullanılıyormuş. Kendisi hiç evlenmediği için amcam ve yengem de ölünce yalnız kalan Süllü Hoca, biraz koyun dışında başka hayvanla da ilgilenmiyordu (sülükleri saymazsak tabii). Onları da hiç gütmezdi. Sabah serbest bırakır, akşam geldiklerinde kapatırdı. Koyunlar kendi başına otlar, kendi başlarına dolaşırlardı. Son derece garipti…

Belki erken olduğu için belki de başka bir sebepten, o gün fazla misafiri yoktu. Eskiden ahır olan alt kat, şimdi misafirlerin bekleme odası olarak kullanılıyordu. Normalde hep bekleyen birileri olurdu. O gün sadece biz vardık ve alt katta otururken, yukarıdan her türlü garip sesin geldiğini hatırlıyorum. Üstümüzde sürekli sarsılan ahşam zemin yüzünden en az 4-5 kişinin yukarıda yürüdüğü anlaşılıyor, içten derin konuşmalar ve ürkütücü, boğuk iniltiler duyuluyordu. Annem bile ürktüğü için hemen kulaklarımı kapatmasa, belki daha fazlasını duyabilirdim.

Bir süre sonra misafirler, çeşitli teşekkür ve minnet ifadeleri söyleyerek alt kata indiler ve yanımızdan memnun ve rahatlamış ifadelerle geçip gittiler. Kara çarşaflı bir kadın ve kocasıyla sadece iki kişilerdi. Annemle ben birbirimize bakmış ve yukarıdan daha fazla ses gelmeyince yavaşça yukarı çıkmıştık…

Kapıyı çaldık ve içeri girdik. Süllü Hoca, odanın köşesinde içi su dolu bir leğenin başında oturuyordu. Annem de ben de hemen odanın içini taradık ama başka kimsecikler yoktu. Ben çok kafaya takmasam da annemin ürktüğünü biliyorum. Çünkü odada en az 4 ya da 5 kişinin dolaştığını ve konuştuğunu net bir şekilde duymuştuk…

Süllü Hoca elindeki yeşil tespihi çekerken, önündeki suya bakıyordu. Bizi görünce hemen kalkıp, “O yenge, amcaoğlu, hoş geldiniz, buyurun.” diyerek bizi selamlamıştı.

Karşılıklı selamlaşmadan sonra annem beni bir köşeye çekip oturtmaya çalışsa da benim gibi meraklı bir velet yerinde durur mu hiç?

Hemen fırladım ve odada gezmeye başlamıştım. Süllü abinin evine zaten çok sık gidemiyordum ve ne zaman gitsem, etrafta ilgimi çeken pek çok şey olurdu. Oda çok büyük değildi. Duvarın içinde ateş yanan bir ocaklık ve içinde kaynayan bir tencere vardı. Süllü abi, genelde ocaklığın yanında oturur arada sırada elindeki demirle ateşi dürtmeyi severdi. Ocaklığın solunda ayrı ayrı asılmış rahmetli amcam ve yengemin, siyah beyaz fotoğrafları vardı.

Amcam bizim oraların sıradan köylüleri gibi görünüyordu ama kesinlikle heybetli bir tavrı vardı. Bizimkilerden duyduğuma göre Mısır gazisiymiş. Onun apayrı bir hikayesi var ama şimdilik sadece savaşta esir düştüğünü ve herkes öldü zannederken, tam 7 yıl sonra bir hanımla çıkageldiğini bilseniz yeterli. Yengemin uzun bir Arapça ismi varmış ama herkes ona Molla Yenge dediği için ben de öyle biliyorum. Dil ve kültür sorunu olduğu için bizim oralara pek alışamamış ve pek insan içine de çıkmazmış. Sanırım o yüzden molla deyivermişler.

Siyah beyaz fotoğrafın hakkını verircesine çekilmiş fotoğrafına ne zaman baksam, ürkmeden edemiyorum. Yanlış anlaşılmasın, gençliğinde oldukça güzel birisi olsa gerek. Sadece fotoğrafta, genellikle giydiği kara çarşaflara tam zıt, hayalet gibi bembeyaz yüzü öne çıkıyor ve özellikle kapalı gözleri insanı tedirgin ediyordu. Ne zaman baksam, sanki bir anda gözlerini açacakmış gibi hissetmeden edemiyordum.

Ocaklığın üzerinde ise duvara monte edilmiş raflar vardı. Raflarda ise garip şekilli objeler, muskalar, iğne batırılmış mum ve bez parçaları gibi şeyler vardı. Ayrıca her türlü garip şeyin doldurulduğu kavanozlar diziliydi. Bazıları Arapça olduğunu zannettiğim yazıların batırıldığı, su dolu kavanozlarken; diğerleri o kadar masum değildi. Dış kısımlarına gazete kâğıdı sarılmış içi görünmeyenlerin yanı sıra midenizin kalkmaması için şimdilik yazmamayı tercih ettiğim şeylerle dolu olanları vardı…

Harıl harıl yanan ocaklığın sağında ise duvar boyunca uzanan geniş bir kitaplık vardı. Buraya her geldiğimde beni en çok çeken şey de bu kitaplıktı. Orada her türlü kitap vardı. O zamanlar okumayı bilmediğimi varsayıp, kitap isimleri üzerinde durmayalım. Çünkü muhtemelen birçoğunu şu an bile piyasadan bulup satın alabilir ve başınızı belaya sokabilirsiniz…

İleride bazı kitaplara değinmek zorunda kalırsam muhtemelen zararsız olanları anar ya da tehlikeli olanları için kurgusal isimler bulabilirim…

Ben kitaplıkta eğlenirken annem durumumu Süllü Hoca’ya bildirmekle meşguldü. Dikkatimi vermemiş olsam da muhtemelen saçma sapan şeyler söylediğimden yakınıyordu. Onlar konuşurken, Süllü abiye de bir göz attım.

Süllü Hoca, cübbe ve sarık gibi şeyler yerine sıradan, günlük kıyafetler giyerdi. Genellikle siyah rengi tercih ederdi. Uzun boylu ve zayıf bir figürü vardı. Diğer hocaların aksine sakalı yok, sadece uçları aşağı dönük bir bıyığı vardı. Hep sinek kaydı tıraşla gezerdi. Çoktan 40’lı yaşlarında olsa da tek bir beyaz teli yoktu. Siyah gözleri, saçlarıyla ve şahin gibi kaşlarıyla tam bir kara oğlan desek olurdu. Kesinlikle yaşını göstermiyordu. Onun tecrübeli bir hoca olduğunu bilmeseniz, çok rahat 20’li yaşlarında normal bir delikanlı zannedebilirdiniz.

Hoca olarak sahip olduğu ünün aksine, köylüler arasında garip birisi olarak görülürdü. Kafası kırık denilenlerdendi yani anlayacağınız. Zaten halkın gözünde böyle işlerle uğraşmak için de biraz kafayı kırmış olmak lazımdı galiba. Yoksa sıradan insanların ne işi olurdu, öteki alemlerle…

Gerçi bu da haklı bir ündü çünkü halk arasında garip davranışları vardı. Yalnız yaşaması ve mezarlıkla uğraşması yetmezmiş gibi bazen hiçbir şey yokken bir anda gülmeye başladığı ya da öfkeden deliye döndüğü zamanlar olurdu. Köylüler arasında sık sık kendi kendine konuştuğunu söyleyenler de vardı. O etraftayken gerçekleşen gariplikler de cabası…

Anlamadığımız işlerle uğraşan, anlaşılmaz biriydi yani anlayacağınız…

0
0
1
HiperTale · 57 dakika ago · 2.542 words
Published in Hiper Tale

Hiper Gerçeklik 2

“Astral boyutlar ne kadar sonsuz olsa da asıl astral denizin yanında küçük su birikintileri gibi kalırlar.” diye hatırlatmıştı en sonunda Akaşık dede.

Akaşık dedeye göre tüm astral boyutlar, çok daha yüksek bir gerçeklik olan astral denize bağlanan küçük akarsular gibiymiş. Bu astral deniz o kadar geniş ve sonsuzmuş ki, sadece astral boyutlar değil, altında kalan tüm evrenleri ve alemleri de kapsarmış.

Tüm bu anlatılanlarla büyülenmiş olsam da hala merak ettiğim bir şey vardı. “Akaşık dede, peki ya sen kimsin? Tüm bunları nasıl biliyorsun?”

“Ben kitabım…” Akaşık dede verdiği ani cevapla biraz duraksadı ve bu cevabın küçük bir çocuk için çok belirsiz olduğunu düşünmüş olacak ki devam etti. “Beni bir gezgin olarak düşünebilirsin. Gördüğüm, duyduğum şeyleri yazarım. Olmayan hiçbir şeyi yazmam…”

“Vayy!” hemen heyecanlanarak, “Tüm bunları bildiğine göre çok şey görmüş olmalısın. Bana da öğretir misin?” diye soruverdim.

“Daha önce de söylediğim gibi, her şey kendi çabana bağlı.” Akaşık dede çantasından yine o büyük kitabı çıkardı bir kere daha çıkardı ve “Önce okumayı öğrenmelisin…”

Hemen somurttum ve “Ama daha okula başlamadım ki… Sen bana anlatsan olmaz mı?” diye yalvarır gözlerle bakmıştım. Daha önce olanların sadece bir kereye mahsus bir şey olduğunu düşünüyordum.

“Ne demek okula başlamadın?” Akaşık dede bana baktı ve ekledi. “Yaşam, eğitimdir. Hayatın ise bir okul. Bu okuldan mezun olup, diğer okullara gitmek istiyorsan, önce okumayı öğrenmelisin…”

Taktir edersiniz ki o zamanlar kafam çok karışmıştı. İçinde bulunduğumuz tuhaf duruma rağmen hala bu sözlerin ağırlığını anlayamamıştım.

Sonra Akaşık dede inanılmaz bir şey yaptı. Gözlerimin önünde havaya bir adım attı ve gökyüzüne doğru yükseldi. “Beni takip et,” dedi.

Orada kalakalmıştım. Beş yaşındaki bir çocuğun gerçeklikle ilişkisi zaten şaibeliydi. Bu yüzden hemen heyecanla onu taklit edip, havaya adım atmaya çalıştım. Birisi önümde uçtu diye hemen kendimin de uçabileceğini sandım ama boşluğa adım atmak istediğimde hemen düştüm.

“Eee… Akaşık dede nasıl senin gibi uçabilirim?”

Akaşık dede beni izliyordu ve “Biraz önce nasıl yaptığını hatırlıyor musun? Aynısını yap…” dedi. Bir an için gülümsemesi derinleşmiş gibi gelmişti ama umursamamıştım. Keşke daha dikkatli olsaydım…

Daha önce sadece yanına gitmek istemiştim ve ışınlanma benzeri bir hızla hemen oradaydım. Yine aynısını yapabilir miyim? Denemeye karar verdim ve gözlerimi havadaki yaşlı adama odakladım. Tüm benliğimle orada olmayı dilememle birlikte anında kendimi havada buldum.

“Hehehe…” Akaşık dede oldukça mutlu görünüyordu. Önce ona baktım, sonra aşağıya. Sonra tekrar ona baktım ve bir saniye kadar bakıştık. Garip bir sessizlik oldu çünkü düşmeye başlamıştım.

“Dedeee….” Düşme korkusu aklımı doldurduğu için zaten garip bir yerde olduğumu çoktan unutmuştum. Yani gerçekten düşsem bile muhtemelen bir şey olmayabileceğini nasıl düşünebilirdim?

Akaşık dede ise izlerken tatmin olmuş gibiydi. “Güzel güzel… İlk denemen de başarman, zaten güçlü bir zihnin olduğunu gösteriyor. Ya da kafanda bir sorun olabilir. Her neyse, biraz yardım etmekten zarar gelmez.”

Tuttuğu kitabı açtı ve hemen bir sayfa bana doğru uçtu. Tam yere düşmek üzereyken beni kurtarmıştı. Sayfa biraz büyümüş ve ayaklarımın altında bir halı gibi serilmişti. Büyük bir korkuyla hemen çöktüm ve ona sarıldım. Açıkçası tekrar düşmekten korkmuştum.

İnsanlar zaman zaman rüyalarında uçabilirler. Oldukça keyifli bir duygudur. Bazen de buna benzer yüksekten düşme rüyaları görürler. Tabi düştüklerinde genelde panikle uyanırlar. Ben de durumun bu olup olmayacağını bilmesem de, şu anda bedenimin ağır çekimde bir domuzla birlikte yuvarlandıkları gerçeğini unutmamıştım. Yani uyanmak bile sıkıntılı olacaktı.

Yavaşça Akaşık dedenin yanına doğru yükseldim ama dikkatim hemen eşsiz manzara tarafından çekilmişti. Böylesine kuş bakışı bir görüntüyü, doğrusunu söylemek gerekirse ilk defa gerçekten görmüştüm. Televizyon veya rüyalarda görülenle kıyaslanamayacak bir deneyimdi.

Daha önce bulunduğumuz orman, Morut tepesinin yamaçlarındaydı. Doğruca yükseldiğimiz için şimdi tam üstündeydik. Üstünde garip morumsu taşların olduğu ve arka tarafı neredeyse bir uçurum gibi dik olsa da ön tarafı koyun otlatmak için oldukça iyi olan, küçük bir dağ idi.

Manzarayı izlerken yanına yaklaştığımda Akaşık dedeni sesi duyuldu. “Daha dikkatli bak. Aynı mı görünüyor?”

“Evet” diye içgüdüsel olarak karşılık versem de tepeyi kuş bakışı olarak incelemeye devam ettim. İlk etapta farklı bir şey gözüme çarpmadı ama sonra işler garipleşmeye başladı. Tepedeki dağınık mor taşlar, aslında spiral şeklinde dışarıya doğru genişleyen bir desen oluşturuyordu. Desen mükemmel değildi. Yoksa daha önce bir gariplik olduğunu fark edebilirdim. Bazı taşlar eksik ve bazılarının yeri de doğru görünmüyordu. Sanki eski bir kalıntıya bakıyor gibiydim…

“Orası eski bir sunak.” dedi Akaşık dede. “Yıkılmış görünümü seni aldatmasın, bu boyutta hala kullanılıyor. Görüşün iyileştiğinde daha fazlasını görebileceksin.”

Şaşırmıştım. “Kim kullanıyor?” diye sordum. Sonuçta etrafta bizden başka hiç kimseyi göremiyordum.

Akaşık dede, bunu bekliyormuş gibi başını salladı ve “Hiç kimseyi görmüyor olman, etrafta kimse olmadığı anlamına gelmez. Aksine burası o kadar dolu ki, gıcırdıyor.” Dedi.

“Hadi canım!” Hemen Akaşık dedeye yaklaştım ve beyaz kaftanının ucundan tuttum. Bununla korkumu biraz hafifletince de merakım ağır bastı. “Peki kimler var dede? Bizim gibi başka insanlar mı?”

“Evet. Bizim gibi seyahat eden insanlar da var elbet ama onlar, yerlilerin yanında devede kulak kalırlar.” diyerek gülümsedi. “Onları göremediğiniz için topluca ‘Cinler’ diyorsunuz…”

Cinler mi?

“Üç harfliler de dede.” derken hemen tutuşum sıkılaştı. Küçük bir çocuk olsam da köyde her türlü ürkütücü hikâyeyi dinlemiştim. Onların adını anmak bile korkmam için yeterliydi. O yüzden bilinçaltımda hemen üç harfliler diye düzeltme ihtiyacı duydum.

“Tsh!” Akaşık dedenin tonunda bir küçümseme vardı. “Onlardan bu kadar korkmana gerek. Onları göremediğin ve duyamadığın için korkuyorsun. Basitçe bilmediğinden korkuyorsun ki bu en temel korkudur. Sana biraz anlatmazsam, bilinçaltına yıllarca işlenmiş bu korkudan kurtulamayacaksın anlaşılan…”

Sonra cinler hakkında basit bir açıklama yaptı. O anlattıkça ben de rahatladım ve daha fazlasını sordum. Sonunda ilk defa kaba bir anlayışa sahip oldum.

Onlar basitçe, kendi bilinçleri olan enerjilerdi. Bu çok büyütülecek bir olay değildi çünkü insanın düşüncelerinden çok da farklı değillerdi. Burada kendi düşüncelerimiz bile, belli bir gerçeklik kazanabilir ve bir surete bürünerek bize görünür hale gelebilirlerdi. Cinler de aynen böyle varlıklardı.

Bu da çok şaşırılacak bir şey değildi. Çünkü işin dini boyutuna da değindiği için kolayca ikna olmuştum. Örneğin hadis ve ayetlerde, öldükten sonra kişinin kıldığı namazın bile bir surete bürünerek gelip yardım etmesi veya kesilen kurbanların, sırat köprüsünü geçerken yardıma gelmesi gibi anlatımlar, hep buna benzerdi.

O yüzden astral seyahat yapacak kişilerin, astral boyutta karşılaştığı varlıkların bir cin mi yoksa kendi düşüncesi mi olduğunu ayırt edebilecek olgunluğa ulaşması gerekirdi.

Sonra Akaşık dede elini salladı ve “Şimdilik cin kelimesini bırakalım. Çünkü cin, örtülü anlamına gelir. Sen artık örtüyü kaldırmaya başladığın için, onlara böyle seslenmene gerek yok. Fiziksel bir bedenleri olmadığı için onlara ‘bedensizler’ diyeceğiz.” diyerek konuyu kapatma isteğini gösterdi.

Çünkü ne kadar açıklasa da benim gibi küçük bir çocuğun, kelimenin ağırlığından dolayı korkmayı bırakmayacağını biliyordu. Hem geçmişte hem de günümüzde cin kelimesi, hep korkuya sebep olacak manalarda kullanıldığı için, bilinçaltının bu konuda temizlenmesi kolay olmayacaktı.

Cin kelimesi arapça bir kelimeydi ve örtülü, gizli ve görünmez gibi anlamları vardı. Araplarda İslamiyet’ten önce bile masallarda ve mitolojilerde kullanılan bir kelimeydi. O yüzden Kur’an, melekleri ve şeytanları ayrı tutarak, insanlara görünmez olan tüm varlıkları bu isim altında toplayarak anlatmıştı. Onlarla işi olmayı bırakın görmekten bile aciz olan insanların, zaten bu kadarını bilmesi yeterliydi.

Lakin bir şeyler görmeye başlayanlar bilirlerdi ki, cin tanımı sadece insanların bakış açısına göre yapılmış bir genellemeydi. Oysa onlar kendi aralarında o kadar farklı ve çeşitliydi ki saymakla bitmezdi…

Daha sonraları gördüm ki, tıpkı dünyamızdaki bitkiler ve hayvanlar gibi orada da varlıklar vardı. Belirli bir bilinçleri olsa da sorumlu tutulacak kadar değildi. Hayvanlar, bedenleri olan bilinçlerdi; cinler ise bedensiz bilinçler. Özellikle Kur’an-ı Kerim’de adı geçen cinler ise sorumlu tutulanlar, yani kendini bilecek yeterli bilince sahip olanlardı.



Akaşık dede, “Bu dağ göründüğü kadar basit değil, hatta buralarda hiçbir şey göründüğü gibi değil.” dedi ve uzaklara doğru süzülürken, “Şimdilik etrafı gezelim. Mesela şu tepeye ne diyorsunuz?” diye sordu.

Zaten üzerine bindiğim kâğıtta onunla birlikte sürüklendiği için, takip etmekten başka seçeneğim yoktu. Acıkası bu sadece etrafta bir gezinti değildi. Bu ortama alışmam için yaptığımız bir pratikti. Dikkatimi manzara verirken, yavaş yavaş bu yeni gerçekliğe uyum sağlıyordum.

“Oraya Kartepe diyorlar.” dedim, kel bir dağ zirvelisini işaret ederken.

Hızla oradan uçtuk ve ” Peki ya bu dağ?” diye karşılaştığımız dağları, dereleri ve vadileri sormaya devam etti. Ben de bildiklerimi anlatmaya…

Kara Dağ, Ak Dağ, Boz Dağ, Kangal yaylası, Ovacin ve nihayet Esal dağı civarında durmuştuk.

Akaşık dede, hemen konmadı ve düşünceli bir şekilde Esal Dağlarını süzdü. Birbirine bakan, karşılıklı iki dağ zirvesiydi. Yamaçları meşe ağaçlarıyla dolu yeşil ormanlarla kaplı olsa da zirvelerinde kayalar ve siyah topraktan başka bir şey yoktu.

Bir zirvesi daha yüksekti ve üzerinde daima bulunan kar nedeniyle beyaz bir görüntüsü vardı. Diğer zirve ise daha alçakta olduğu için kar tutmazdı. Bu yüzden sadece kara toprakla dolu çıplak zirvesi görünürdü.

Ortasında küçük bir ovası vardı ve orada Ovacin İlçesi bulunuyordu. Bizim Erenköy’ün ve dolayısıyla Kurdini mahallemizin de bağlı olduğu şehirdi. Aslında civardaki dağları ve köyleri gezerken tam bir daire çizmiş ve zaten yakınlarda olan bu ilçeye gelmemize şaşırmıştım. Lakin Akaşık dedenin daha sonraki açıklamaları, daha da şaşırtıcıydı…

“Hedefimize ulaştık.” Dedi önce Akaşık dede. Hala önündeki iki ürkütücü zirveye bakıyordu. Bu şekilde yukarıdan bakıldığında bir çeşit kapıyı da andırmıyor da değildi. İlçe de tam kapının önüne inşa edilmiş gibiydi. Gerçi bu çıkarım yanlış da sayılmazdı. Çünkü ilçe, derin vadilerin, geniş ovalara açıldığı bir geçit üzerindeydi.

“Öncelikle bu dağın adı Esal dağı değil. Sadece Dağ ya da İkiz dağ da diyebiliriz. Sonra beni gezdirdiğin tüm o dağlar var ya aslında hepsi bu dağın uzantıları. Hepsi Esal dağları…”

İç egede olduğumuz için buradaki dağlar, zaten hep birbirine yaslanmış sıradağlardan oluşuyordu. Babam, bu sıradağların ta denize kadar devam ettiğini söylerdi hep. Sayısız köy, ilçe ve il vardı bu dağların içinde. Karışmaması için her bir zirveye ayrı isim verilmiş olması normaldi ama gerçekten hepsi aynı dağ mıydı?

“Gel,” dedi Akaşık dede önden giderken. Esal dağlarının eteklerinde, zirveye yakın, yüksekçe bir yere konduk. Ben nihayet yere indiğimiz için toprakla hasret giderirken, Akaşık dede anlatmaya devam etti…

“Çok eski çağlardan beri, medeniyet hep dağların eteklerine gelişti. Neden biliyor musun?” Diye sordu.

Nereden bilebilirim…

“Çünkü nice filozoflar, alimler ve erenler, yaygın halkın yaşadığı ovaların aksine; ıssız dağların derinliklerine ve gökyüzüne daha yakın dağ zirvelerine yerleşti. Göklerden hakikat yağdı, İlim ve irfan çağlayan olup derelerden aşağılara aktı. Senin ataların Horasan Erenleri bile ilk bu dağlara kondu. Nice gizli kardeşlikler, gizemli cemiyetler, saklı tapınaklar ve dergahlar kuruldu ve yıkıldı bu dağların derin vadilerinde ve yüksek zirvelerinde.

Basit değil, basit değil…

Esal dağları, kadim Anadolu’nun en bereketli toprakları üzerinde uzanır. Kuzeyde Kaz dağlarına, güneyde Toroslara bağlanır. Tıpkı insanın beyni gibi birbirine yaslanan, dolambaçlı dağları; insanın zihni gibi derin ve saklı vadileri vardır.

Evet evlat… Anadolu dünyanın başıdır. İstanbul gözü, Burası ise ‘Dünyanın Ağzı’dır. Kelamın diyarı. Sözlerin yurdu.”

“Ne??”

O zamanlar Akaşık dedenin neyden bahsettiğini bilmesem de önemli görünüyordu. Ben de şaşırmadan edemedim tabii.

“Eee, madem Esal dağlarındayız, ” dedi Akaşık dede, bir ağacın altına oturmadan önce. “Şöyle bir oturalım önce, ” dedi ve konuşmadan önce manzaraya baktı. “Güzel bir masal anlatalım öyleyse…”

Ben de hemen yanına oturdum. Bu basit dağlarda neyin bu kadar özel olduğunu, o zamanlar hiç bilmiyordum. Bazı çoban hikayeleri vardı ama dikkate değer bir şey yoktu.

Sonra Akaşık dede konuşmaya başladı, “Eskilerden şöyle bir söz vardı evlat, bilir misin?

Esalı giderse, masalı kalır…”

0
1
1
HiperTale · 58 dakika ago · 2.601 words
Published in Hiper Tale

Hiper Gerçeklik 1

İtiraf etmeliyim ki yaşadığım bu deneyim çok kafa karıştırıcı hatta korkutucuydu. Özellikle o zamanlar başına ne geldiğini ve ne gördüğünü bilmeyen, benim gibi küçük bir çocuk için…

Ailesinin, arkadaşlarının ve etrafındaki insanların iç bahsetmediği, görmediği ve duymadığı yabancı bir ortama girmiş, kaybolmuştum. O anki hislerim adeta bir çorba gibiyken, duyularım da karmakarışıktı. Tam anlaşılmayan boğuk sesler, capcanlı ışıl ışıl renkler ve yarı saydam, şeffaf bir beden. Tıpkı prize parmağımı soktuğum zamanki gibi korkutan (küçükken çok yaramazmışım bu arada), heyecanlandıran ama aynı zamanda da uyuşturan bir karıncalanma hissi.

Daha sonra öğrendim ki, bu bir astral deneyimdi. Astral Projeksiyon da denilen, ruhun, beden dışına yansıtılması durumu. Bu rüyalarda hep olurmuş, lakin bilinç hazır olmadığı için kişi hatırlamazmış. Yaşadığım şok sonucu ani bir bilinç sıçraması yapmış ve yeni bir gerçekliğin kilidini açmıştım…

Fakat bu ilk deneyimim olsa da son olmayacaktı. Hatta öyle ki, gerçeklik algım bundan sonra sonsuza kadar değişecekti…

Artık çoğunluk gibi tek bir gerçeklikte sıkışmak yerine sonsuz gerçekliklerde kaybolacak ve daha sonraları ‘Hiper Gerçeklik’ olarak ta adını koyduğum bu yeni varoluş şeklini, hayatım boyunca açıklamaya çalışacaktım…



Korkularım tarafından boğulmuş ve kendi düşüncelerinde kaybolmuş bir şekilde orada dururken, boğuk bir iç çekiş fark ettim. Hemen ardından Akaşık dedenin, insanı kendine getiren berrak su gibi sesi duyuldu. “Demek sonunda geldin…”

Suyun altında duyacağınız türden boğuk sesler etrafımı sarmışken, bu ani net ses tarafından şaşırmadan edemedim. Sadece etrafıma göz attığımda, biraz uzakta ak sakalları ve beyaz kıyafetleriyle duran yaşlı bir adamı fark edebildim. Gülümseyen ifadesiyle bana bakıyordu.

“Akaşık dede!” hemen çocuksu bir heyecanla seslenmiştim.

İçinde bulunduğum bu son derece tuhaf duruma uyum sağlamaya çalışırken, tanıdık bir figür görmek beni rahatlatmış olsa gerek. Çünkü o zamanlar Akaşık dede ile sadece rüyamda bir kere tanışmış olmama rağmen sanki yıllardır tanıdığım birisi gibi olan samimiyetime, bugün bile bir anlam veremiyorum.

Ayrıca gözüm ona iliştiği anda içimi sonsuz bir huzur kapladığını hatırlıyorum. Gümbür gümbür atan kalbim bir anda sakinleşmiş, dalgalanan düşüncelerim bir anda durulmuştu.

Sanki hiçbir şeyin karıştıramayacağı eski çağlardan kalma dipsiz bir kuyuya bakıyor gibiydim. Ruh halim de o kuyunun dibinde asırlardır sakin kalan dingin su gibi sakinleşmişti.

Bu tuhaf ortama rağmen görünüşü hala aynı, güler yüzlü ve ak sakallı dede olsa da varoluşu açıklanamaz şekilde farklı hissettiriyordu. Sanki ulaşılmaz, uhrevi bir havayla kaplı gibiydi. Buradaki renklerin tuhaf davranışları yüzünden gözlerime olan güvenim sarsılmamış olsa, kesinlikle hafifçe parladığını bile iddia edebilirdim.

Hep orada mıydı, yoksa yeni mi ortaya çıkmıştı hiçbir fikrim yoktu ama içgüdüsel olarak ona yaklaşmak istedim.

Hmm? Ne oluyor?

Ona yaklaşmayı düşünmemle birlikte kendimi bir anda onun yanında buluverdiğimde, şaşkınlığıma kelimeler kifayetsiz kalırdı.

“İyi iyi…” Akaşık dede yüzündeki tebessümle önce beni övdü, sonra ne için övdüğünü açıkladı: “Rüyanda olacakları görmene rağmen, gelmeye karar vermiş olman iyi. Merakın, korkuna galip gelmiş olmalı. Sadece korkusuna üstün gelebilenler, öğretilmeye layıktır. Sonuçta bir şeyler öğrenmeye isteklisin evlat…”

Tabii Akaşık dede beni avutmak için mi böyle söyledi, yoksa uyanır uyanmaz rüyamı unuttuğumu bilmiyor muydu hala bir gizem. Yoksa başıma gelecekleri bilsem, hayatta gelmezdim…

Sonra başını sallayarak derin manaları içeren gizemli gözleriyle bana baktı ve ekledi. “Seçimini yaptın ve geri dönüşü olmayan bir yola girdin. Artık burada olduğuna göre düşüncelerine sahip olmayı öğrenmekle başlamalısın.”

Haklı olarak kafam karışmıştı. “O ne demek Akaşık dede?” Sonuçta henüz eylemlerinden bile sorumlu olmayan küçük bir çocuktum. O yaşta aklı her yerde olan birine zihnini sakinleştir demek kolaydı.

Akaşık dede basitçe şöyle açıklamıştı. “Normalde insanlar sadece eylemlerinden sorumludur ama buraya gelebilenler, düşüncelerinin sorumluluğunu da almak zorundadır. Çünkü burada (geldiğin yerin aksine) düşündüklerin hemen gerçekleşebilir.”

Düşündüğüm gerçekleşebilir mi? Az önce bir anda buraya ışınlamış gibi gelebilmeme şaşmamalı. Burası da neresiydi böyle? Hemen sordum…

“Akaşık dede burası neresi? Sen gerçek misin? Rüyama nasıl girmiştin?” Sıradan bir çocuk olarak, o zamanlar derin konular yerine daha basit ve yüzeysel şeylerle ilgilendiğim için beni affedin.

Akaşık dedenin yüzündeki tebessüm kaybolmasa da hemen elinin bir şeylere uzandığını gördüm. Değnek mi o?

“Hemen çok fazla soru sormak iyi değil. Duymaya hazır olmadığın cevaplar, aklını gereksiz yere karıştırır.” Sonunda gezinen eli, nihayet değnekle buluşunca hemen tehditkâr şekilde kaldırdı ve “Az önce düşüncelerine hâkim ol dediğimi unuttun mu hemen! Yoksa beni hiç dinlemiyor musun?”

Bu dedenin hiç şakası yok! Yüzünde her zaman zararsız, cana yakın bir gülümseme olsa da elinden bastonu hiç düşmüyor. Ne düşündüğünü anlamak çok zor.

Neyse ki o zaman şiddete başvurmadı. Sadece beni uyardığını düşünüyorum.

“Ama sorduğun sorulara cevap verebilirim…” diyerek değneğini usulca yere bıraktı ve bana bazı temel şeylerden bahsetmeye başladı…

Kısacası burası Astral Boyut idi. Onun tabirine göre, mana alemi ile madde alemini birbirine bağlayan bir yer, bir köprü. Misal Alemi de denilen; düşüncelerin dolaştığı sınırsız diyarlar, sonsuz zihin dünyaları ve bilincin ebedi alemleriyle dolu, benzersiz ve tanımsız bir yer. Tüm zamanları ve mekanları kapsayan, yine de zamansız ve mekânsız bir yer. Bedenle var olunan fani diyarların aksine; düşünceler, rüyalar ve bilinçle farkına varılabilen ebedi diyar.

Madde aleminin sayısız gerçekliğine karşın, mana aleminde sonsuz olasılık uyurmuş. Maddi gerçeklikteki eylemlerimiz, manevi gerçeklikteki olasılıkları harekete geçirirken, uyanan olasılıklar da gerçekliğimizi şekillendirirmiş. İki yönlü çalışarak birbirini etkileyen bu eşsiz mekanizmanın çarklarını ise düşüncelerimiz harekete geçirirmiş. İşte düşüncelerin, bedenlerden bağımsız olarak kol gezdiği, zaman ve mekân fark etmeksizin gerçekliğimizi etkileyecek olasılıklara tökezleyebildiği inanılmaz bir yeri ifade eder, astral boyut. O kadar ki, burada sınır kişinin hayal gücüdür.

“İşte bu yüzden sözlerine dikkat etmelisin. Özellikle burada…” demişti Akaşık dede bir keresinde. ” Çünkü ağzından çıkan her kelime, düşüncelerinin dışarıya tezahürüdür. Böylece düşüncelerin somutlaşır ve kâinatta sonsuza kadar var olacak şekilde gerçeklik kazanırlar.”

O zamanlar bu kelimeleri hiç anlamamıştım. Hemen, “Nasıl yani? Gerçeklik kaz…” daha sözümü bitiremeden Akaşık dede tekrar sözümü kesti ve elindeki kitaptan bir sayfa açtı.

“Bak burada ne yazıyor?” diye bana gösterirken sordu. Önceden bakmıştım. Sayfalardaki hiçbir şeyi okuyamıyordum. Fakat bir an için, bir cümle ilişti gözüme ve ne dediğini hemen hafızamda bilir oldum. Sanki eskilerden beri, bu cümleyi hep biliyor gibiydim. Anılarıma işlenmiş gibiydi ve ne zaman öğrendiğimi hiç bilemiyordum. Kesinlikte normal okumaktan farklıydı.

Şöyle yazıyordu: “Nasıl yani? Gerçeklik kazanırlar da ne demek, dede? Düşüncelerimiz gerçek mi oluyor?”

İnanılmaz bir şekilde tam da aklımdan geçenler, harfi harfine oradaydı. Sözüm kesilmeden önce cümlemi tam da böyle bitirmek üzereydim. Açıklaması için şaşkın bir şekilde Akaşık dedeye bakmıştım.

“Gördüğün gibi, “dedi Akaşık dede. “Ağzından çıkan her söz kayıt edilir. Bir kere konuştuktan sonra geri alamazsın. O yüzden ‘iki düşün, bir konuş’ demiş atalar. Çünkü sözler, düşüncelerin kâinata doğrulanmış bir şekilde iletilmesidir. Bunu yaptığında ise mana alemindeki ihtimalleri uyandıracak, misal alemindeki çarkları harekete geçiren bir süreci başlatmış olursun.”

Hemen ağzımı iki elimle kapatıp, bir daha gereksiz konuşmamaya yemin etmiştim, çocuk aklımla. Akaşık dede ise bu halime gülümseyip şöyle demişti, “Susmana gerek yok. Güzel sözler söyle ki, güzel ihtimaller uyansın. İnsanın da kaderine müdahalesi zaten buradadır. Kötü veya yanlış bir şey konuşsan bile hemen güzel sözler et ki başlamış olan süreçler iptal olsun.”

Kelamın önemine yönelik yaptığımız bu küçük sohbetten sonra astral boyut hakkında konuşmaya devam ettik. Tüm insanların, hatta tüm canlıların bilinçlerinin, derinlerde bir yerde buraya aktığından bahsetti, Akaşık dede. Bu sayede astral boyutta seyahat ederek istediğimiz her yere gidebilir ve görmek istediğimiz her şeyi görebilirmişiz. Öğrenmek isteyenler için burası kainattaki tüm okulların arasında dolanan koridorlar gibiymiş. Sadece bu koridorlarda gezebilir, dışarıdan da olsa dersleri görebilir ve dinleyebilirmişiz.

Burası tüm okulların ortak kullandığı sonsuz bir kütüphane gibiymiş. Sonsuz bir kütüphaneden beklendiği gibi öğrenilmesi gereken faydalı bilgilerin yanı sıra uzak durulması gereken zararlı şeyler de varmış. O zamanlar Akaşık dedenin kullandığı bu benzetmelere pek bir anlam verememiştim. Lakin astral boyutta geçirdiğim onca zamandan sonra şimdi ne demek istediğini daha iyi anlıyorum…

Fakat tüm bunlara rağmen, öyle ayrı, uzakta bir yer olarak düşünmeyin. Bizimkisi ile iç içe geçmiş, bildiğimiz gerçeklik dahil tüm gerçeklikleri kapsayan bir ortam burası. Sınırlı algımız sebebiyle sadece üç boyutunu görebildiğimiz evrenimizin, göremediğimiz kısımlarını içine alacak şekilde sonsuza uzanan bir alem…

Astral boyut evrenimiz kadar geniş olsa bile, aslında onun da ötesine uzanırmış. Katman katman genişler, farklı katlardan oluşur ve sayısız alemlere bölünürmüş. Öyle ki, gördüğümüz rüyalar bile bir şekilde buraya bağlıymış. Akaşık dede de bu şekilde yolunu bulmuş ve rüyama girebilmiş. Bunun dışında şu anda bulunduğumuz gibi gerçekliğimize oldukça yakın, yansıma boyutlar olduğu gibi evrenimizin bile ötelerine uzanan çok farklı boyutlar varmış.

Akaşık dedeye göre Dünya insanlarının deneyimleyebildiği astral boyut, sadece zihnimizi dolduran düşüncelerin boyutuymuş. Açıkçası burası fiziksel olarak değil, bilincimizle geldiğimiz bir yer. Dolayısıyla sadece bilincimizin elverdiği kadar gezmek mümkün oluyormuş. Yani öyle hemen dünyadan çıkıp gezegenler ve galaksiler arası gezebilen bir uzaylı olmayı düşünmeyin.

Çünkü sadece bilincimizle var olduğumuz ve fiziki bedenimiz yerine, astral bedenimizi kullanıyor olsak bile, tehlikeler de hiç yok değil. Korkmak gibi bazı olumsuz durumlarda bilincimiz, hemen yansıtmayı durdurup bedene geri çekilebilecek olsa bile; yaşayabileceği ani şoklar ve karşılaşabileceği travmalar, bilinç üzerinde ciddi etkileri olabilecek gölgeler bırakabilir. Ayrıca bazı kötü niyetli negatif varlıkların dikkatini çekebilir ve bizi takip etmelerine neden olabilirmişiz. Bu varlıklar bize doğrudan zarar veremese de negatif doğaları nedeniyle sadece yanımızda dursalar bile ruh halimizi etkileyebilirlermiş.

Aslında Akaşık dedeye göre tüm bu sayılanlar hala sıradan şeylermiş. Asıl tehlike, yine kişinin kendisinde yatıyormuş. Çünkü tüm bu durumların tedavisi hala mümkünken, kişi eğer kandırılırsa işler sıkıntıya girermiş. Gördüklerinden ve duyduklarından etkilenerek bir şeylere inanan birisini kurtarmak en zoruymuş. Dışarıdan verilecek telkinler bir dereceye kadar etkili olsa da kişi inanmaya devam etmek istiyorsa yapılabilecek hiçbir şey yokmuş.

Bir an için Akaşık dedeye daha yakından baktım. Duyduklarımdan sonra şüphelenmeden edemedim tabi. Ya o da beni kandırmak isteyen kötü biriyse?

Akaşık dede şüphe dolu bakışlarımı hissetmiş gibi, “Velet bana mı bakıyorsun? Merak etme, burada arkasına saklanılacak bedenlerimiz yok! Düşüncelerimiz herkese aşikâr. İyi veya kötü olsun, gördüğün anda hissedebilirsin.” demişti.

Gerçekten de onun yanındayken hissettiğim tarifi mümkün olmayan huzur, kesinlikle kötü bir varlık olmadığını gösteriyordu. Ayrıca aldığı formun bile uhrevi bir yönü vardı. Ondan hiçbir tehlike sezemezdiniz. O baston dışında…

Astral bedenlerimiz, fiziki bedenimiz gibi katı bir formda değildi. Daha çok bilincimizi tutan bir enerji topu gibidir. Bilincimiz alışık olduğumuz şekli alması için onu manipüle eder ve insan şeklini alır. Lakin insan gibi görünmek şart değil, istenirse herhangi bir form alınmayabileceği gibi kuş veya hayan şekilleri de seçilebilir. Limit hayal gücünüzdü.

Lakin önemli olan bu değildi. Buradaki beden düşüncelere göre hemen şekilleniyordu. Beden, düşünceler ile şekillendiği için kötü düşünceleri olan varlıklar rahatsız edici görünürken; iyi düşünceleri olan varlıklar ise cana yakın ve huzur verici görünümler alırlardı. Aslında dikkatli düşündüğünüzde gerçekte de işler böyleydi ama orada her şey zamanı geldiğinde ortaya çıkardı. Burada hemen olurken, gerçekte zamanını beklerdi. Sürekli kötü işlerle uğraşan insanların zamanla çirkinleşmesi ya da hep iyilik düşünen insanların nur yüzlü olması gibi.

İyi ve kötü gibi şeyler kişisel görüşlere göre değişebilse de burada bahsedilen hissiyattı. Örneğim pozitif bir varlığın yanında iyi hisseder ve huzur bulurdunuz. Negatif bir varlık ise size korku ve endişe gibi duygularla baş başa bırakırdı.

Tabii ki yine en büyük tehlike kendimizden geliyordu. Beden aradan çekildiğinde, kişi düşünceleriyle baş başa kalırmış. Eğer zihnini temizlemiş, kötü düşüncelerden ve korkulardan arınmışsa, ancak astral boyutta istediği gibi gezebilirmiş.

Yoksa çıktığı anda kendi kötü düşünceleri tarafından sarılır ve işkence görürmüş.

Boşu boşuna astral projeksiyon denmiyor sonuçta. Astral bedenimiz de fiziki bedenimiz gibi ruhumuza bağlı kalsa da ancak yeterli farkındalığa ulaşmış bir bilinç, astral bedenini daha yüksek boyutlara yansıtabilirdi. Seyahatler ilk etapta daha çok farkında olduğumuz rüyalar gibi daha hayali, kişisel deneyimlerimize göre olurmuş. Daha sonra bilinçaltı yavaş yavaş temizlendikçe, kişi kendi kuyusundan çıkabilir ve gökyüzünün ne kadar geniş olduğunu görebilirmiş…
0
1
1
HiperTale · 58 dakika ago · 2.963 words
Published in Hiper Tale

Ak Âşık: Bir garip çoban

Benim atalarım yörükmüş ve oldukça geniş bir alanda hayvanları ile konar-göçer, hareket halinde bir hayatları varmış. Taa Horasan’dan beri sürdürdükleri bir yaşam tarzıymış bu. Bu yaşam tarzında her ailenin yerleştiği bir ova, bir de yayla mekânı olurmuş. Öyle çok eskilerden bahsettiğimi de düşünmeyin ha! Osmanlı döneminde hatta cumhuriyetin erken yıllarında böyle yaşıyorlarmış. Geçim kaynakları hayvancılık olduğu için işleri de çobanlıkmış haliyle.

Nüfus artıp, hareket alanları kısıtlanınca da yerleşmişler. Benim dedelerim de ovaya değil de yaylaya yerleşmişler zamanında. Birbirinden ulu zirveleriyle Esal Dağlarının heybetine kapılmışlar her hal. Horasan Erenlerinin kuş olup uçtuğu, kurt olup gezindiği rivayet edilir bizim oralarda, eskilerden beri. Belki de ondandır. Efsanelere inanmışlar, rahat edecekleri ovaların engin düzlüklerini bırakıp, dağların zorlu yamaçlarına ve saklı vadilerine yerleşmişler…

Haliyle bende köyde doğmuş ve büyümüş bir insanım. Bundan dolayı da hep kendimi şanslı hissettim. Benim doğduğum köy yüksek rakımlı bir yayla köyüydü ve nüfusun seyrek olduğu, geniş ormanlar ve çağlayan derelerle dolu dağ zirvelerinin arasında medeniyetten uzak bir yerdi. Bağlı olduğumuz en yakın ilçeye gitmek için 40-50 dakikalık bir araç yolculuğu yapmamız gerekirdi. Elektriğe ve kablolu ev telefonuna, yurdumuzda en geç ulaşan yerlerden biridir herhalde. Günümüze geldiğimizde ise daha son birkaç yılda telefonlar çekmeye başladı.

Bu yüzden doğa ile iç içe bir çocukluğum oldu. Bahar geldiğinde yemyeşil ormanlarda koşturup, hayvanlarla arkadaşlık kurup, toprakta oynardık. İneklerimiz, koyunlarımız, tavuklarımız hatta sevilmekten hiç hoşlanmayan, sinirli bir kedim ve üzerine bindiğimde beni gezdiren fedakâr bir köpeğim bile vardı.

Özellikle henüz okula başlamadığım zamanlarda babamla sabah erkenden kalkıp koyun gütmeyi çok severdim. Koyunu çok olan çobanlar, sürekli koyunlarıyla dağlarda gezerler, koyunlar durdu mu onlarda ‘Kepenek’ dediğimiz kalın kıyafetlerine sarılıp, ayak üstü uyurlardı.

Bizim öyle çok koyunumuz olmadığından sabah erkenden, alacakaranlıkta, koyunları köyden fazla uzaklaşmadan dolaştırıp, sabah en geç 10 civarı geri getirirdik. Aynısı akşam da tekrar ederdi.

Neyse günlerden bir gün, serin bir mart sabahıydı. Bahar yeni yeni geliyor, ormanlar yavaş yavaş uyanıyordu. Ben 5 yaşlarımdaydım ve tabi enerji doluydum. Erkenden kalkıp, düştüm babamın peşine.

Koyunlar önde, babam arkalarında, ben de babamın arkasında kendi hayal dünyama dalmış vaziyette gidiyoruz. Benim arkam da köpeğim Sarı var.

Ne zaman olduysa kendimi oyuna çok kaptırmışım ve babamdan uzaklaşmışım ama çok değil daha koyunların çan seslerini duyabiliyorum. Sarı da ortalıkta gözükmüyor, kesin bir koku almış yine peşine düşmüştür diye düşünüyorum.

O sırada ben koyunların çan sesine kulak verip, hangi yöne gideceğime karar verirken bir anda olduğum yerde dondum.

Tüylerim diken diken oldu.

Hareket etmeyi bırakın, bir ara nefes almayı bile unutmuştum. Ormanda yalnız kalan 5 yaşında bir çocuğum, siz düşünün. Küçüklükten beri alışkanlık olduğu için ormanın kendisinden pek korkmasam da o anda gördüğüm şey karşısında dehşete düşmüştüm!

Şimdi bile hatırladığımda ürperirim. O zaman çocuk aklımdan geçenleri siz düşünün. Bağırıp babamı çağıracağım ama sesim çıkmıyor.

Karşımda, ağaçların arasından bana bakan kapkara bir şey vardı. Daha önce hiç görmediğim kocaman bir şeydi. Nefes alıp verirken hırlıyor, burnundan çıkan duman, kan çanağına dönmüş kapkara gözlerini örtüyordu.

Ve yine o kan çanağı, puslu gözleri ile öldürme niyetiyle bana bakıyordu.

Bende ona, az sonra öleceğini düşünen korkmuş ve umutsuz gözlerle bakıyordum.

Aramızda 50 metre ya var ya yok. Benim o yaşlarda en çok korktuğum şey kurtlardı. Köyde ‘canavar’ diye anlatırlardı hep, zaman zaman çobanlara saldırıyorlarmış diye biliyordum o zamanlar. Ama bu şey, kurttan ya da çobanların kurtlar için beslediği kangal köpeklerinden bile en az 2 kat daha büyüktü. Hiç böyle bir canavar görmemiştim!

Canavar bana doğru yürümeye başladı, ağzından çıkmış iki tane mızrak gibi dişi vardı ve daha yeni can almış gibi uçlarından kan damlıyordu.

Bana doğru gelirken hızlanmaya başladı ve ben de yüzüm kireç gibiyken orada hiç kıpırdaman kalakaldım.

Sanki bir şeyler ruhumu ele geçirmiş, sıkıyormuş gibiydi ve bedenim düşüncelerime cevap vermiyordu.

Anlatırken ya da ben yaşarken uzun bir olaymış gibi gelse de aslında canavarı görmem ve bana saldırması saniyeler sürdü. Boyumun iki katı olan canavar, tüm gücüyle bana çarptı ve çarpmanın etkisiyle savrulmayı beklerken, tıpkı hafif bir bez bebek gibi canavarın ağzında asılı kalmıştım.

Göğsümde şiddetli bir acı hissederken, ayaklarım bir anda yerden kesilmişti ve havada savrulduğumu daha dünmüş gibi hatırlayabiliyorum.

Evet, uzun dişlerinden biri göğsümden girmiş ve sırtımdan çıkmıştı. Beni kaldırmış ve savuruyordu.

“Ba!…” Dedim ve hissettiğim acıyla inledim. Baba diye bağıramamıştım bile…

Üstüm başım, her yerim kan olmuştu. Her şeyin bittiğini düşündüğümde tam gözlerimi kapatmıştım ki, sağ omzumda, soğuyan bedenimi ısıtan sıcak bir el hissettim.

Babamın son anda gelip beni kurtardığını düşündüm tabi ama dönüp baktığımda nur yüzlü, ak sakallı yaşlı bir adamın bana gülümsediğini gördüm.

“Ne oldu çocuk, niye korktun bu kadar? ” dedi bana. Sesi eski hissettirmişti ama nazik gelmişti kulağıma.

Anın heyecanı ile babam olmasa bile beni kurtarmaya gelen biri olduğu için hemen, “Dede beni kurtar!” diye bağırmıştım.

“O sana bağlı evladım.” dedi ilk başta. Sonra korkmuş yüreğime adeta soğuk su serpen, sakin sesiyle devam etti:

“Hem neyden kurtulmaya çalışıyorsun ki evladım?” diye sordu. Ben önüme bakıp “Can…” diyecektim ki, o da ne?

Ne canavar kalmış ortalıkta ne de bir yerimde ağrı. Sanki hiçbir şey olmamış gibi. Puff! Diye kaybolmuştu sanki koca mahluk.

“Dede burada canavar vardı, görmedin mi?” diye sordum haliyle yaşlı adama.

“Yoo” dedi, “Benim tek gördüğüm, kendi hayalinden korkmuş bir çocuk.”

Nasıl olabilirdi? Biraz önce kocaman bir canavar bana çarpmış, göğsüm delinmişti. Hissettiğim acı, ölmek üzereymişim gibi gelen baygınlık, hepsi çok gerçekçiydi.

“Ne hayalden korkması dede, senin gözler gitmiş, burada kocaman canavar vardı nasıl görmezsin!” diye çıkıştım tabi hemen. Öyle dedi diye unutamazdım hemen, ölümle ilk karşılaşmamı…

Söylenirken, yaşlı adama şöyle bir göz attım. Bizim Kurdini mahallemizden, hatta Erenköy’den bile değildi. Beyaz kıyafetler giymişti ve başında beyaz bir sarığı vardı. Göğsüne inen kar beyazı sakalları ile baya yaşlı dursa da eli yüzü parlak, dinç duruyordu. Yüksek sesle çıkışsam bile sıcak bir gülümsemeyi benden esirgemiyordu. Elinde bir değnek ve belinde bir heybe vardı.

O zamanki çocuk halimle bilemesem de tam da eski dervişlere benzediğini söyleyebilirim.

Elindeki değnek ile geçerken popoma bir tane patlatıp, “Ne bağırıp duruyon velet!” dedi ve sonra bir ağacın altına oturup, soluklanmaya başlamıştı. Sonra bana gülümseyerek, “Çok korktuysan bana bağırma, bu sabah koyun gütmeye gelme yeter.” dedi.

O zaman arka tarafımda acıyan yerimi ovuşturmakla çok meşgul olduğum için ne dediğine dikkat etmemiştim. Sonra da dedenin heybesinden çıkardığı siyah deri ciltli, kalın ve büyük kitaba gözüm takıldığı için ne dediğini tamamen unutmuştum.

Kitaba bakmak için yaklaşırken bahane olsun diye “Dede sen kimsin?” diye sordum.

“Ben mi? Bir garip, âşık çobandan başka kim olabilirim.” diye cevap verdi. “Ama koyun gütmem…” diye de ekledi. “Sadece yol gösterir, sonra da izlerim, ne yapacaklar diye…”

Hemen şüphelendim, “Eee… koyunların nerde o zaman?” diye sordum ben de.

“Kayboldular…” diyerek cevap verdi. Şaşırmıştım tabi. Koyunlarını kaybetmiş yaşlı bir adam oturmuş, kitap mı okuyordu. Deli miydi ne?

“Kitap okurken mi bulcan dede koyunlarını?” diye sordum tabi hemen.

“Ya ne yapacaktım? Onlar okuyamaz, bari ben okuyayım da dinlesinler. Belki o zaman yola gelirler…” Allah Allah… Bu yaşlı adam benimle dalga geçiyor herhalde dedim içten içe. Kitap dinleyen koyun mu olurmuş?

Sonra da sanki ben duymuyormuşum gibi kendi kendine sayıklamaya başladı ve “Hem yaşlı başlı halimle tek başıma bulamam ki onları…” dedi.

“Ben de koyun güdebiliyorum” dedim hemen ve “Senin koyunlar ne tarafa gitti, beraber arayalım,” dedim. Sonuçta beni o kadar canavardan kurtarmıştı. Biraz tuhaf olsa da fena biri değil; cana yakın, sıcakkanlı biri olduğunu düşünmüştüm.

Daha sonra dedeye yaklaşıp kitaba yakından baktım. Kitabın kalın ama eskimiş siyah bir cildi vardı. Sayfaları ise altın sarısı rengiyle parlaktı, yepyeni ve çok güzel görünüyorlardı. Belki aşırı çalışan hayal gücüm belki de eğitimsiz çocuk gözlerimden olacak ki, sayfaların hafifçe parladığına yemin edebilirim ama kanıtlayamam.

Tabi o zamanlar 5 yaşında olduğumu hatırlarsanız, henüz okuma yazma bilmememi de mazur görürsünüz. Bu yüzden de sayfaları dolduran şekiller, rünler ya da mühürleri kısacası harflerdeki garipliği fark edememiştim. Sayfalar arasında hiç resim yoktu, sadece kenarlara çizilmiş güzel desenler vardı.

Bu şekillere biraz göz attıktan sonra, bakacak resim de olmayınca hemen ilgimi kaybetmiştim.

“Adını söylemedin daha dede? ‘Ak Âşık Dede’ derim bak söylemezsen” diyerek sırıttım.

“Öyle desen de olur” dedi ve gülümseyerek devam etti, “Benim koyunları bulmak zordur; uzun sürer, bulabileceğine emin misin?”

Böyle tatlış bir dedeye nasıl olmaz diyebilirdim ki…

Ak Âşık Dede, kitaptan okuduğu sayfayı hafifçe çekti ve sayfa hemen yerinden çıktı. Sonra da sayfayı elime tutuşturdu ve “Tamam o zaman bu sayfayı al, sana hediye…” dedi.

“Ama daha koyunlarını bulmadık ki?” dedim.

O, “Bu hediye, ödülünü ise koyunları bulunca ayrıca alacaksın.” dedi.

Tabi bende hemen sevindim ve ağzım kulaklarıma varmış bir şekilde, “Ödül ne o zaman dede?” diye sordum.

“Ödülün de elindeki sayfayı okumayı öğrenmek” demişti.

Elimdeki altın sayfaya ve üzerindeki mühürlere dikkatlice bakmaya başladığımda ise bir anda mühürler, sanki dönüyormuş da, beni içine çekiyormuş gibi hissetmeye başlamıştım. Başım şiddetli bir şekilde dönerken, bilincimin derinlere doğru battığını hissetmeye başladım. O zaman anladım, bu sayfayı okumaya hazır olmadığımı. Hileye yer yoktu. Önce koyunları bulmak şarttı.

Sanki bakmaya devam edersem uyuyacak ve bir daha da asla uyanamayacaktım. Bu his çok yoğundu. Ben tam böyle düşünürken, Ak Âşık Dede sopa ile bir kere daha popoma yapıştırdı ve…



…bir anda soluk soluğa yatağımda uyandım. Sırılsıklam terlemiş olmak dışında bedenimde ters giden bir şeyler yoktu. Sadece bir dakika gibi gelen gerçekçi rüyayı, sadece bir an için düşündükten sonra her şeyi unuttum ve yatağımdan çıktım.

Saat sabahın beşiydi. Babam da kalkmış koyun gütmeye gitmek için hazırlığını yapıyordu. Kendi kendime kalktığımı görünce şaşırsa da gelip gelmeyeceğimi sordu.

Beş yaşında bir çocuk olarak zaten gerçek, hayal ve rüyalar hepsi aynı trende beraber gidiyordu. Böylece diğer rüyalarımdan farklı olsa da hala fazla etkisinde kalmayıp, söylenenlere dikkat etmeyip, yine düştüm babamın peşine…

Sonra ki olaylar küçük farklılıklar dışında tıpkı rüyamda ki gibi cereyan etti.

Farkı ise babamın, bugün ormanda domuz avı olduğunu söyleyip koyunlarla beni av bölgesinin dışında bırakarak avcılarla konuşmaya gitmesi sonucu kısa bir süre yalnız kalmamdı. Bana koyunlarla burada beklemem gerektiğini, kendisinin hemen duruma bakıp geri geleceğini söylemişti. Ona göre av devam edecekse koyunları başka yere götürecektik.

Çok umursamadım tabi ve hemen koyunların yanında beklerken kendi hayal dünyamda oyun oynamaya başladım.

Babam ayrılalı daha beş dakika olmadan şiddetli bir çatırtı sesiyle irkilmiştim. Durduğum yerin yukarısından büyük bir domuz, tozu dumana katarak, önünde ne varsa almış, tam da bana doğru koşuyordu.

Siyah bir yaban domuzu. Avcılar tarafından karnından vurulmuş, ağzından ve karnından akan kanlarla, kıpkırmızı olmuş gözleri ile canını kurtarmak için tüm gücüyle geliyordu.

Tıpkı rüyamda ki gibi normal gözlerin yakalamakta zorlanacağı bir hızda oldu bitti her şey, domuz bana çarpmıştı. Domuzun bana çarpması ile ikimiz birlikte yerde bir süre yuvarlandıktan sonra birlikte uçurumdan düşmemize metreler kala çarptığım bir kürlükte asılı kalarak kurtulmuşum. Domuz bana çarptığı anda bayıldığım için daha sonra başıma toplanan avcılar ve babamın yüzümü soğuk suyla yıkamasıyla ancak tekrar uyanabilmiştim.

‘Allah korumuş!’ demişlerdi hep, büyük bir kaza atlatmıştım. O zaman burnum bile kanamadığı için işin ciddiyetini, kaza esnasında birden fazla sebeple rahatlıkla ölebileceğimi fark etmemiştim: Domuzun bana çarpmasıyla yaşanacak travma, vahşi domuzun dişleri, yerde yuvarlanma esnasında çarpacağım taşlar ya da domuzla birlikte uçurumdan düşmek gibi…

O olaydan sonra köyde adım “Domuz Çarpan Çocuk”a çıkmıştı hatta. Tıpkı rol yapma oyunlarına başladığınızda alacağınız ilk unvan gibi bir şeydi benim için 🙂

Lakin bu onların gördüğü, köylülerin bahsettiğiydi. Ama benim, olayı deneyimleme şeklim ise bambaşkaydı.

Bana doğru gelen domuzu gördüğüm anda sabah unuttuğum rüya hemen zihnimde tekrar oynama başladı. Tam domuz bana çarpıp tıpkı rüyamda ki gibi ağzındaki dişlerden biri göğsüme batacağı zaman kalp atışlarımın sesi o kadar şiddetliydi ki başka bir şey duyamaz olmuştum. Zaman bir an için gözümde yavaşladı ve yaptığım hafif bir hareket sayesinde, domuzun ağzının iki tarafından çıkan uzun dişlerden kaçınabildim.

Bilinçsiz olarak yaptığım bu milisaniyelik hareketin beni Allah (c.c) izniyle ölümden kurtardığını söyleyebilirim. Bugün, demek ki daha vadem dolmamıştı diye düşünüyorum.

Hepsi bu kadar da değil. Köylüler bayılmış olduğumu ve sonradan kendime geldiğimi söyleseler de işin aslı; gündüz gözüyle bir mucizeyi deneyimlemiş olmamdı.

Domuzun bana çarptığı anda gözlerimi kapatmıştım. Çünkü rüyamda da tam öleceğimi düşündüğümde gözlerimi kapatmış ve yaşlı adamın gelmesiyle kurtulmuştum. Gördüğüm rüyanın etkisi ile aynı şeyi yaptım.

Şiddetli bir darbe hissinden sonra bir anda rahatladım. Beklediğim acı hissi, hiç gelmedi. Gözlerimi açtığımda bedenimin ve domuzun ağır çekimde yerde yuvarlandıklarını gördüm. Ben orda öylece dikilmiş, kendi bedenime bakıyordum ve duruma bir anlam yüklemeye çalışıyordum.

İlk defa farklı bir durumu algılıyordum. Mekân aynı olsa da zaman farklı işliyordu. Ayrıca ortam çok daha yoğundu, sanki ilk defa etrafındaki suyu fark etmiş bir balık gibiydim. Renkler, çok daha parlak ve canlıydı. Güneş ışığının nereden geldiği anlaşılmıyor, sanki her yer aynı oranda aydınlatılıyormuş gibiydi. Tıpkı suya düşen ışığın kırılması gibi, ışığın boşlukta kırıldığını ve etrafımda dans edişine şahit oluyordum…

Ayrıca fark ettiğim belki de ilk detaylardan birisi, yerde yuvarlanmakta olan bedenimin etrafında, kıyafetlerimin üzerinde altın renkli yarı saydam bir örtü olmasıydı. Örtü üzerinde bugün bile okuyamadığım mühürler ve garip yazılar akışkan vaziyette gezmekte ve sanki eskilerin sözünü ettiği, tılsımlı gömlekler gibi beni koruduğunu görüyordum…

İşte bu, Akaşık Dede ile ilk karşılaşmamızın hikayesiydi. En azından bir süre için, öyle sanıyordum…
0
1
1
HiperTale · 59 dakika ago · 2.853 words
Published in Hiper Tale

Metafizik ve Parapsikoloji

Herkese tekrardan merhabalar. İlk kısımda kısaca kendimden, okuyuculuğum ve yazarlığım üzerine konuşup, kurguyla ilişkimden bahsetmeye çalıştım. Bu yazıyı ise kurgu ve fanteziye olan bakış açımı anlamınız için yazıyorum.

Aslında kendimden bahsetmeyi hiç seven birisi değilimdir. Eğitim ve iş hayatımda bile her zaman lafla, sözle değil de icraatları ile konuşmak isteyen birisi olmuşumdur. Kendimi asosyal bir kişi olarak tanımlamasam da hep içe dönük olmayı, sessizliği tercih etmişimdir.

Yazarlığa niyetlenmiş birisi olarak uzun uzadıya kitaplarla olan ilişkimi yazmamda ki sebep, beğendiğim ve katıldığım bir söz yüzündendir.

“Çok fazla kitap okumak sizi iyi bir yazar yapmaz, ama iyi bir yazar olmak için çok fazla kitap okumak şarttır.”

Tamamı ile katıldığım bir sözdür. Daha okumaya bile tahammülü olmayan, okurken kitap okuduğunu unutup sayfalar arasında yaşayamayan, o dünyaya kalben giremeyen insan; nasıl olur da başkalarının girebileceği zihin dünyaları inşa edebilir, başkalarının kalbine dokunabilir, duyguları hissettirebilir.

Yazarlık çok saygı duyduğum, zor bir iştir. Yazının icadından günümüze bir şeyler öğrendiysek, biraz olsun geliştiysek hepsi yazı ve yazanlar sayesinde.

(Seni de unutmadık mağara duvarına çöp adam çizen güzel insan, sen de olmasaydın en başta yazı olmazdı 🙂 )

Bahsetmeden geçmek istemediğim konularla hızlı bir girişten sonra, bugün size asıl anlatmak istediğim hayatımın fizik dahilindeki olguların ötesine geçen “Metafizik” kısmına…

Böyle havalı bir isim verdiğime bakmayın, kısacası gizli olan demek istedim. Adında anlaşılacağı gibi bu kısım gizli olan/olmak zorunda kalan kısımdır. Öyle okulda, işte, sağda solda çok dillendiremediğiniz, arkadaşlarınızla maç muhabbeti yapar gibi rahatça konuşamayacağınız bir kısımdır bu.

Haa!… Konuşabilirsiniz aslında çok önemli değil ama isminizin önüne deli, garip, tuhaf gibi pek çok sıfat almaya ve hayatınızın geri kalanını tek tabanca olarak geçirmeye hazır olmalısınız.

İnsanlar bu tarz konuları, Tv’de, internette ya da toplum tarafından kabul görmüş bir kişinin ağzından duyunca, hala anlamasa bile en azından normal karşılar ama yanı başınızda duran, rahatça konuşabileceğiniz, size sıradan görünen birisi bahsedince “Ya olum de get! Çarpılırsın, çok düşünme böyle şeyleri” derler ve ciddiye almazlar.

Toplumsal normlardan yeterince dem vurduysak, gelelim asıl mevzumuza.

Bir önceki yazımda nasıl kurgu ve fantaziyi sevdiğimden bahsetmiştim ama bilerek yaşadığım bazı doğaüstü olayları kendime sakladım. Bu olayları ayrı bir kısımda anlatmak istedim. Çünkü günümüz materyalist dünyasında insanların geneli sadece akıl ve bilime inanıyorlar ve fizik her şeye hükmediyor.

Peki ya Metafizik ve Parapsikoloji?

Fizik ötesi ve duyular ötesi anlamlarına gelen bu sözcüklere, herkesin bakış açısı farklıdır. Kimileri hiç inanmaz, kimileri inanır ama uğraşmak/bilmek istemez, kimileri ise çölde su bulmuş gibi bu konularda ki her bilgiyi içmek ister.

O yüzden bu kısmı ayrıca yazdım. Yazdıklarıma inanmanız ya da inanmamanız önemli değil, sadece pek kafaya takmadan okumaya bakın. Sonuç itibari ile benim niyetim kurgusal eserler yazmak ve bu eserler, gerçekten beslense de onunla pek işi yoktur. Sadece, yazılarımı kurgularken nereden esinleniyorum, genelde ne yapıyorum da ilham alıyorum bunları bilmeniz için yazıyorum.

An itibarı ile Metafizik, Parapsikoloji, Ezoterizm, Mistisizm, Mitoloji, Paganizm, Budizm, Taoizm, Wicca, Şamanizm, Kabalizm, Okültizm, Maji, Büyü, Demonoloji, Astroloji, Havas, Vefk, Ledün, Rüya Tabirleri ve Tasavvufun yanı sıra İslam ve diğer dinlere ait felsefeler üzerine çokça araştırma yapmaktayım.

“Bu kadar havalı isim saydın, ne gerek vardı bre!” dediğinizi duyar gibiyim ama bana bakmayın tüm bu isimleri bulan ben değilim.

Lakin emin olabilirsiniz, hepsi birbiri ile ilişkili olmakla birlikte her birinin arkasında bilinecek çok şey var. Bazıları sadece bir düşünce biçimi, felsefe iken diğerleri inanç sistemidir(dindir). Genel olarak kadim bilgelik ya da gizli öğretiler olarak da isimlendirilen tüm bu ilimler, aslında o kadar dağınık ve karmaşık bir halde ki adamlar, çeşitli kategorilere ayırmak zorunda kalmışlar. Böylece bir kategori üzerine araştırma yapabilirler. Ya da birisi yeni bir bilgi öğrendiyse bunu ortaya atması bir anlam ifade etmez, belli bir kategoriye yerleştirilmelidir ki diğer insanlar da üzerine düşünebilsinler.

Aslında metafizik, ilk fizikti. İlk çağ filozoflarının asıl ilgi alanıydı. Metafiziğin kelime anlamı günümüzde fizik dışı konulara indirgenmiş olsa da aslında başındaki ‘meta’ kelimesi itibariyle fizik ve fizik ötesini birleştiren, en kapsayıcı fizik anlamına gelmektedir. Şimdiki filozofların tamamen reddetme eğiliminde olduğu metafizik, ilk filozoflarca en temel soru olarak görülürdü. Bildiğimiz fiziği, metafiziğe ulaştıracak bir araç olarak görürlerdi. Varoluşsal sorulara cevaplar ararlardı. Bugün metafiziğin anlamı daraltılsa da içinden yukarıda da saydığım pek çok yeni bilim ortaya çıktı…

Kısacası tüm Metafizik ve Parapsikoloji konularına, kişisel düşünceme göre daha bütünleyici bir tabir kullanırsam, Spiritüalizm ile çok ilgilenen birisiyimdir.

Yukarıda bahsi geçen/geçmeyen tüm bu ilimleri yeri geldikçe tek tek yazmakla uğraşmamak adına genel olarak gizli ilimleri kapsayan/kapsadığını düşündüğüm son yıllarda da epey bir popülerlik kazanan bir terimde toplamak istiyorum, “SPİRİTÜALİZM”.

Spiritüalizm: öte alemcilik ya da tinselcilik terimi Latince “ruh” anlamına gelen “spiritus” sözcüğünün sıfatı “spiritualis” sözcüğünden türetilmiş olup ruhçuluk anlamında kullanılmaktadır. Türkçede tinselcilik olarak da adlandırılmaktadır. Günümüzde dinsel, mistik ve felsefi alanlarda pek çok akım, ekol ve gruplar kendilerine spiritüalist adını vermekteyse de aralarında ilke, görüş ve kavram bakımından önemli farklar bulunmaktadır. Aralarındaki temel ortak nokta, ruh denilen manevi bir unsurun varlığını kabul etmeleridir…

Wikipedia’da, spiritüalizm hakkında böyle başlayıp devam eden, temel düzeyde teknik bir açıklama vardı. Doğrudan oradan aldım, devamı için isteyenler araştırmakta özgürdür. Ruh ve onunla ilgili her şeyi kapsadığını düşündüğüm için ileride bu terimi kullanacağım.

Lakin yanlış anlaşılmasın, bu kavramın her şeyi kapsaması hem güzel hem de kötü tarafıdır. Dinlerden farkı; net değildir, bir kitabı ve peygamberi yoktur. Belirli kurallar ve disiplinden yoksundur. Ne iyi ne kötü belirli değildir. Örneğin Tasavvuf ile ilgilenen Sufi kimselere de Spiritualist denebilirken, Spritüal Satanizm diye bir kavram bile vardır. Birbirinden bu kadar uç görüşleri bile kapsayabilen inanılmaz geniş bir alandır. Buradan görüldüğü gibi her spiritualistim diyen kişi aynı şeyi kast etmiyordur.

Ben şahsen, kendime spritüal biriyim demeyi sevsem de bunu bir ilgi alanı, araştırma ve düşünce şekli, belki de bir yaşam felsefesi olarak alıyorum. Bir din olarak görmüyorum.

Kısacası, deniz aynı olsa da içmek isteyen her kesin susuzluğu ayrı, kullandığı tas farklıdır…

İzninizle, Spiritüalizm, Spiritüalist ve spritüal insan gibi kavramlara kendi bakış açımı söylemek istiyorum:

Spiritüalizm: Kelime anlamı ruhçuluktur. Ruhun maddeden ayrı bir cevher olarak varlığını kabul eden bütün mezhep, öğreti, akım, yol ve inanç sistemlerini kapsayan genel bir düşünce sistemidir. Fakat farklı kullanımları sonucu anlamı çeşitli esnemelere de uğramıştır. Mesela kimileri için spiritüalizm, insanın kendisini tanıma yoludur ve bu yolda maddi-manevi bir farklılaşma söz konusu değildir.

Spiritüalist: Genel olarak ruhunu huzura kavuşturmayı bilen, iç dünyasında kendisi ile barışık olmayı seçen ve düşünce biçiminde pozitifliği benimsemiş kişiler için kullanılabilecek bir sıfattır. Ne daha azı ne daha fazlasıdır.

Spiritüal insan ise: maddi düşkünlüğünü yok etmiş, kişiliğini yüksek yardımlaşma, dostluk ve hizmet ile yeni baştan düzenlemiş ve parlamış kişidir. Çıkar duyguları körelmiş ard düşünce ve amacı olmayan, bilgi ile sevebilen kişidir. Spiritüal insan yıkıcı değil yapıcıdır. Çalışkan, temiz ve bilgilidir. erdem ve ahlak onun temel meziyetleridir. Özveri duyguları çok güçlü ve bunu her zaman uygulayabilendir. Dürüst ve hak bilirdir. Kısacası Kalp-i Selim, İnsan-ı Kamil olmaktır. Benim de düşüncelerim bu yönde olup mensubu olduğum İslam dininde de öğütlendiği gibi spiritüalistim derken niyetim spritüal insan, kâmil insan olabilmektir.

Benim gördüğüm kadarıyla, spiritüalizm ve dinlerin örtüştükleri epeyce yer var. Sadece aynı dili konuşmuyorlar, terminoloji farklı. İkisine de önyargısız yaklaşılır ve belirli bir yetkinlik kazanılırsa, bu benzerlikler çok daha rahat görülebilir.

Neyse çok endişelenmeyin. Bu ilimler üzerine konuşacak ya da size bunları açıklamaya çalışmak gibi bir niyetim yok. Sonuçta bilgi ışık gibidir, kişinin gözüne tutarsanız küfrü yersiniz, kişinin önüne tutacaksın ki onun için bir işe yarasın, karanlıkta yönünü bulsun. Bu yüzden de bu bilgiler ışığında, asıl amacım olan kurgusal yazarlığa odaklanarak, bu konuları açıklamaya çalışmakla hem kendimi hem de sizi yormak istemiyorum.

Merak eden zaten hem kitapçılarda hem de çeşitli sitelerde, hatta YouTube’ta bile tonlarca bilgi bulabilir. Bu ilimler, doğru ile yanlışın, hak ile batılın birlikte yüzdüğü, her biri birer derya denizdir. Kendisine temiz havayı sağlayacak doğru dalış ekipmanları olmadan dalanlar boğulur gider, şimdiden uyarmış olayım.

Yeri gelmişken bahsedeyim: Eserlerimdeki olayları bağlayacağım kurgusal hikâye evrenim olan “Hiperverse” ve arkasındaki fikir olan “Hipermit ya da Hiper Mitoloji’yi” anlatmak için zaman zaman kısa bloglar halinde bu ilimlerlerden temel bilgiler ve kişisel görüşlerimi paylaşabilirim. Böylece hem kendimi daha iyi ifade ettiğim için yanlış anlaşılmalardan kurtulur, hem de siz değerli vaktini yazılarımı okumak için ayıranlara daha iyi bir anlayış kazandırmış olurum diye düşünüyorum.

Çocukluğumda deneyimlemeye başladığım metafizik olaylar ve çevremde ki bazı spirituel kişiler nedeniyle; benim için bir var oluş mücadelesine dönüşen bu bilgi arayışında öğrendiğim ilk şeydir aşağıdaki söz;

Latince bir sözdür: “Nosce te ipsum.”

Kendini bil! Anlamına gelir. Normal bir hayatım olabilmesi için, öğrenmek zorundaydım. Başıma gelen, yaşadığım olayları anlamlandırabilmek için, bir referans noktasına, okyanusta bir deniz fenerine ihtiyacım vardı ki bu da önce kendini bilmekle başlıyordu. İlim kendini bilenindir, kendini bilmeyen için eziyettir, derler. İnsan bildiğinin efendisi, bilmediğinin kölesidir.

Ne kadar araştırırsam o kadar öğrendim, ne kadar öğrendiysem o kadar az bildiğimi fark ettim…

Cahillik mutluluktur, derler. Doğrudur. Kişi oğlu bilmeye başladı mı, duramaz, bildikçe de daha fazla bilmek ister. Vampirlerin kana olan bitmek bilmez susuzlukları gibi bu da bilgiye olan doyumsuzluktur.

Ben hiçbir konunun uzmanı, hâkimi veya yargıcı değilim. Sadece araştıran, bilmek isteyen, düşünen birisiyim. Zaten söz konusu gizli ilimler ise kimse bu konunun gerçekten uzmanı olamaz. Adı üstünde “Gizli” sadece kayıp ya da eski bilgiler olduğu için mi gizli öğretiler deniliyor sanıyorsunuz?

Tabi ki hayır.

Birileri hangi niyet ve amacı taşırsa taşısın, bu ilimler tarih boyunca belirli zümrelerin elinde gizli tutulmuştur. Bilginin derecesi ne kadar yüksekse o kadar çok gizlenmiştir ve kesinlikle dışarıya sızdırılması yasaktır.

Yani anlayacağınız bu ilimlerin gerçek uzmanları doğaları gereği gizlidir ve gücünü gizlilikten alan bu kişiler, tutup ta kitap yazmaz ya da ortalık yere çıkıp “Ben uzmanım!” diye bağırmaz.

Lakin özellikle 1950’li yıllardan günümüze gizli örgütler kasıtlı olarak eksik bilgilerin gün yüzüne yavaş yavaş çıkmalarına izin veriyorlar. 21. yüzyıla girdiğimizden beri ise tam bir bilgi bombardımanına maruz kalıyoruz. Şimdilik sadece şunu söyleyebilirim ki hepsi kasıtlı olarak, hazırlık amaçlı gün yüzüne çıkarılıyor.

(Spiritüalizm’i 3 semavi ve diğer tüm dinleri bir araya getirebilecek tüm dinlerin ve inanışların kökeni olduğuna dair bir görüş, son yıllarda giderek popülerlik kazanmaktadır. Birçok ünlü spiritüalist, aydınlanma için lafı dolandırıp daha şimdiden dinlere gerek olmadığını ima etmektedirler.

“Arif için din yoktur.” İbn-i Arabi’nin bu sözüne katılsam da kişi oğlunun önce arif olması, varacağı yere varması gerekir! Din, yol demektir. Semavi dinler, peygamberlerin bizim için açtıkları ve yürümemizi istedikleri aydınlanma; değişim ve dönüşüm yollarıdır. Hem en kolay hem de en doğru yollar, dinlerdir. Lakin gerçek olanlar, değiştirilmemiş olanlar… Yoksa peygamberler, onları peygamberlik makamına ulaştıran kendi yollarını uygulamamızı isteselerdi, emin olun işimiz çok daha zor olurdu. Peygamberlerin kendilerinin yürüdükleri yollar, tarih boyunca hep yakın çevrelerinden, bu yola gönül vermek isteyen küçük zümrelere açılmıştır. Havariler, imamlar vb. İşte gerçekte, ‘Tarikat Kapısı’ dedikleri de bu yola açılır…

Konuyu çok dağıtmadan dönecek olursak…

Sanırım yeni dünya düzeni isteyenler; mevcut dinleri silmek, yeni ve tek bir dünya dinini bu şekilde getirmek istiyorlar. Demiştim, bilgilerin nasıl gizli tutulduğunu ve belirli disiplinlerden yoksunken, bir peygamberinin olmadığını. Çok yakında olmasını beklediğim bazı arkeolojik buluşlarla bu bilgiler ortaya çıkarılacak ve yeni keşfedilmiş gibi yapacaklar. Tüm dünyada medya ve internet sayesinde bu konu o kadar çok dillendirilecek ki duymayan kalmayacak. Hatta Tevrat, İncil ve Kur’an-ı Kerim ile de ilgili yanıltıcı sahte deliller de üretecekler.

Sonra da son adım olan Sahte Mesih (Bizde Deccal), bu yeni dinin peygamberi olarak ortaya çıkacak, belki bize göstereceği bazı psişik yetenekleri, peygamberliğine delil olan mucizeleri olarak tanıtacak…

Tabi ki tüm bunlar olmadan önce dünya bazı felaketlerden geçmeli (virüsler ve hastalıklar, Meteor düşmeleri, depremler, yangınlar, elektrik kesintileri…) ki yeni ve bütünleştirici bir din getiren KURTARICI beklentisi toplumda oluşsun… Bu proje ile ilgili daha derin ve detaylı bir bloğu vakit bulursam ileride yazabilirim. (Bu yazıyı 2018’de yazıp unutmuştum. Yayınlamaya karar verince bu kısmı çıkarıp çıkarmama konusunda tereddüte düştüm. Elimi çabuk tutup diğerleri de gerçekleşemeden yayınlasam daha iyi olur diye düşündüm. Karar sizin…))

Niyetleri her ne ise biz alalım bir kâse, diyerek kendi işimize bakalım en iyisi…

Bu Dünya Okuluna hepimiz öğrenmeye geldik. Öyle lise, üniversite falan da değil. Baya baya ilkokul burası. Gerçekliğin en alt katmanı, kendimizle baş başa kaldığımız, kendimiz hakkında temel bilgileri öğrendiğimiz bir yer. İşte gerçekliğimizin bu doğası nedeniyle, her şey tamamen bilinemez. Bize bir şeyler öğreten gerçek uzmanlar ve üstatlar bile, tıpkı bizler gibi bu yolda öğrencidir. Sadece bizden daha önce başlayan ve daha çok şey bilen kıdemli kişilerdir. Tekamül sonsuzdur ve bu yolda inisiyasyon zorlu bir yolculuktur. Bu terimlere şimdilik hiç girmiyorum, lakin merak edenler araştırabilir. Yeri gelirse kişisel görüşlerimle birlikte daha sonra başka yazılarımda açıklayabilirim.

Zaman içinde yaptığım araştırmalar ve öğrendiğim şeyler itibari ile anladığım bir şey varsa oda kişinin Bilmek’le değil Olmak’la sırlara vakıf olacağıdır…

Şimdi yavaş yavaş daha beş yaşındayken yaşadığım bir olaya ve beni amansız bir bilgi arayışına iten silsilelerin ilkine geçelim…
0
3
1

Loading more...